Menü Halıkent Bölge Gazetesi
Emrah GENÇER  Demirci Vaizi/ Demirci İlçe Müftülüğü

Emrah GENÇER Demirci Vaizi/ Demirci İlçe Müftülüğü

Tarih: 18.08.2026 10:26

Depremi Unutma, Tedbiri Erteleme

Facebook Twitter Linked-in

17 Ağustos 1999…
Takvimler o günü gösterdiğinde Marmara Bölgesi’nde hayat bir anda durdu. Gecenin sessizliği, binlerce insanın hayatını değiştiren büyük bir felaketin habercisi oldu. On binlerce insanımız hayatını kaybetti, yüz binlerce insanımız yaralandı veya evini kaybetti. Aradan geçen yıllara rağmen 17 Ağustos’un bıraktığı acı, özellikle o geceyi yaşayanların hafızasında hâlâ tazeliğini koruyor.

Fakat o geceyi yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir felaket olarak hatırlamak yeterli değildir. Asıl mesele, o acıdan ne öğrendiğimiz ve bugün ne yaptığımızdır. Çünkü depremi engellemek bizim elimizde değildir; ancak depremin büyük bir afete dönüşmesini, can ve mal kayıplarının artmasını önemli ölçüde önlemek bizim elimizdedir.

Yüce Allah kâinatta bir düzen ve sebep-sonuç ilişkisi yaratmıştır. Deprem de bu düzen içerisinde meydana gelen doğal bir olaydır. İnsan, tabiatın işleyişini değiştiremez; fakat onun karşısında nasıl davranacağını belirleyebilir. Sağlam binalar yapmak, yapı güvenliğini denetlemek, yaşadığımız mekânların risklerini bilmek, ailemizi afet konusunda bilinçlendirmek ve deprem anında ne yapacağımızı öğrenmek bu sorumluluğun bir parçasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (1)

Mümin, hayatın imtihanlarla dolu olduğunu bilir. Ancak sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Mümin, gücü yettiği kadar tedbirini alır, aklını ve imkânlarını kullanır; ardından Allah’a tevekkül eder.

Üstelik deprem bizim için uzak ve soyut bir ihtimal değildir. İçinde yaşadığımız bölge, deprem gerçeğinin yakından hissedildiği bir coğrafyadır. Yakın çevremizde meydana gelen depremler zaman zaman yaşadığımız yerlerde de güçlü şekilde hissedilmekte, bize bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatmaktadır. Dolayısıyla depremi yalnızca büyük şehirlerin veya başka bölgelerin meselesi olarak görmemeliyiz. Evimiz, iş yerimiz, okulumuz ve günlük hayatımızı sürdürdüğümüz her mekân bu gerçeğin içerisindedir.

Tam da bu nedenle DEPREM OLDUKTAN SONRA NE YAPACAĞIMIZI DÜŞÜNMEKTEN ÖNCE, DEPREM OLMADAN ÖNCE NE YAPMAMIZ GEREKTİĞİNİ konuş-malıyız. Binamızın güvenliğini sorgulamak, gerekli kontrolleri yaptırmak, ailemizle bir afet planı oluşturmak, acil durumda nerede buluşacağımızı bilmek ve temel afet bilincine sahip olmak artık bir tercih değil, sorumluluktur.

Bu sorumluluk yalnızca vatandaşlara da ait değildir. Mühendis bilimsel gerekliliklerden taviz vermemeli, müteahhit kazancı insan hayatının önüne koymamalı, denetim görevini üstlenenler görevlerini hakkıyla yerine getirmelidir. Çünkü deprem karşısında kayıpların büyümesine yalnızca yerin hareketi sebep olmaz. Çürük yapı, ihmalkârlık, denetimsizlik, kurallara uymamak ve kısa vadeli menfaat uğruna insan hayatını tehlikeye atmak da felaketin ağırlaşmasına sebep olabilir.

Burada dinî sorumluluğumuzu da doğru anlamamız gerekir. Her felaketi insanların günahlarına bağlamak doğru değildir. Bir musibetin belirli bir kişinin veya toplumun günahı sebebiyle geldiğini kesin olarak söylemek bizim bilgimizi aşar. Fakat günah, kul hakkı ve sorumsuzlukların toplum hayatında kötü sonuçlar doğurabileceğini de göz ardı edemeyiz. Özellikle insan hayatını tehlikeye atan ihmaller, emanete riayet etmemek ve başkalarının hakkını gözetmemek sadece hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve dinî bir sorumluluktur.

Bir binadan malzeme çalmak, gerekli denetimi yapmamak, bildiğimiz bir tehlikeye karşı tedbir almamak veya insan hayatını kazanç uğruna ikinci plana atmak “kader” diyerek geçiştirilemez. Kader inancı, tedbiri terk etmenin mazereti değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Allah, senin akıllı ve tedbirli davranmanı sever. Fakat artık yapabileceğin bir şey kalmadığında Allah’a tevekkül et.” (2) Bu söz bize önemli bir dengeyi hatırlat-maktadır: Önce tedbir, ardından tevekkül.

O zaman 17 Ağustos’un yıl dönümünde sadece kaybettiklerimizi hatırlamayalım; onların hatırasına yakışır şekilde geleceğe de hazırlanalım. Çocuklarımıza deprem bilincini kazandıralım. Evimizin ve iş yerimizin güvenliğini sorgulayalım. Ailemizle afet plânımızı konuşalım. “Bana bir şey olmaz.” düşüncesinden vazgeçelim. Çünkü afetler konusunda en büyük tehlikelerden biri, tehlikenin farkında olduğumuz hâlde hazırlıksız yaşamaktır.

17 Ağustos bize şunu öğretmiştir: Depremi unutmak, deprem riskini ortadan kaldırmaz. Aradan yıllar geçebilir, şehirler büyüyebilir, gündemimiz değişebilir; fakat deprem gerçeği değişmez. Özellikle depremlerin zaman zaman güçlü şekilde hissedildiği bir bölgede yaşıyorsak, bu gerçeği görmezden gelme lüksümüz yoktur.

Unutmayalım : Tedbir almak korkmak değil, sorumluluk sahibi olmaktır. Tedbir almak kadere karşı gelmek değil, Allah’ın bize verdiği aklı ve imkânları doğru kullanmaktır.

17 Ağustos’ta ve ülkemizde meydana gelen depremlerde hayatını kaybeden kardeşlerimizi rahmetle anıyor; Rabbimizden ülkemizi ve bütün insanlığı her türlü afetten muhafaza etmesini, yaralılarımıza şifa, yakınlarını kaybedenlere sabır ve afetzedelere güç vermesini niyaz ediyoruz.
Kaynakça: 
(1) Bakara, 2/155. 
(2) Ebû Dâvûd, Akdiye, 28.
 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —