Dr. Öğretim Üyesi İsmail Taşlı (Emekli)


AĞAÇTAKİ ÇOCUK 1


1963 yılıydı. Henüz ilkokulun taze mezunu, merakla dünyaya bakan bir çocuktum. Ağabeyim askerlikten dönmüş, Çengelköy’de iskele önünde lüks sayılabilecek bir berber dükkânını devralmaya hazırlanıyordu. Aile büyükleri bu fırsatı değerlendirmek için İstanbul’a gitmeye karar verince, ben de kafileye katıldım.

Çengelköy’de, cadde üzerindeki tarihi bir evin ikinci katında kiracı olarak oturan akrabalarımızın yanında kaldık. Daha ilk gün, pencereden baktığımda karşıdaki boş arazide ağaçların arasına gizlenmiş yazlık sinema dikkatimi çekti. Bir akşam, merakla başımı uzatıp perdeyi görmeye çalıştım. Ev sahibi teyze gülümseyerek, “İstersen karşıya geç, ağaçlardan izleyebilirsin” dedi. Mahallenin çocukları da öyle yapı-yormuş.

Koşar adım karşıya geçtim. Üzerimde hâlâ pijamalarım vardı; o yıllarda “gafur pijaması” denilen desenli, bol giysiler. Ağaçlara tırmandım, perdeyi görebildim. Film bitene kadar orada kaldım. Yazlık sinema dolup taşmıştı; İstanbul’un en popüler eğlencesi sinemaydı. Tam o sırada genç bir hanımın sesi yükseldi:

“Aaa, ağaçta pijamalı bir çocuk var!”

Bir anda bütün gözler bana çevrildi. Utançla yüzüm kızardı. O an anladım: İstanbul’da sokakta çocukta olsan pijamayla dolaşılmazdı. Anadolu’dan gelen bir çocuk olarak şehrin ilk dersini almıştım. Kılık kıyafet, konuşma tarzı, ya-şam biçimi… İstanbul başka bir dünyaydı. Hâlbuki benim küçük şehrimde de ne gece ne gündüz pijama ile dola-şılmazdı. Benimkisi film izlemeye bir an önce ulaşmak kaygusu ile acelece dışarıya çıkmamdan ibaretti.

Aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm, İstanbul bü-yüdü. Yeniden gördüğümde ise altmış yıl önceki İstanbul’u bulamadım. Yazlık si-nemaların yerini beton binalar, mahalle sohbetlerinin yerini kalabalık ve gürültü almıştı. Konuşmalar, kıyafetler, eğlence biçimleri… Hepsi değişmişti. Maalesef tanık olduklarım o güzelim İstanbullu yansıtmıyordu.

Benim bildiğim İstanbul ölmüştü. Yerine başka bir İstanbul doğmuştu. Ve ben, hâlâ o ağaçta pijamalarıyla film izleyen çocuğun gözleriyle bakıyordum bu şehre. Yahya Kemal Beyatlı - "Sana Dün Bir Tepeden Baktım Aziz İstanbul"  şiirinde “Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer’’ derken benim çocukluğumun İstanbul’unu ne güzel ifade ediyormuş. Ben böyle rüyalar içende iken yanımdan geçen bir taksinin açık penceresinden ayaklarımın önüne yanan sigara izmariti atılınca o günlerin rüyasından uyanmış oldum.

Her şeye rağmen güzel bakınca güzellikler görünüyor. Karlı havada Çamlıca camiinin terasından aziz İstanbul’a bakınca  manevi dinamiklerinin halen ayakta dimdik durduğunu görmek insanın içine huzur vermeye devam ediyor.

*****
 

YAZARLAR