Artık her şeyi görsel tarama hızıyla tüketiyoruz:
Dostluğumuzu, kadim değerlerimizi, zamanımızı, aşkı hoyratça harcıyoruz. Nesneyi, metayı, eşyayı da…
“Ne kadar çok tüketirsek o kadar mutlu, huzurlu oluruz” anlayışına iman etmiş gibiyiz.
Hız ve haz odaklı bir koşuşturma içindeyiz.
Hem de telaşla…
Gülten Akın ne güzel resmetmiş:
“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya.”
Oysa “anlamak” deyip geçmemek gerekir. Emek ister. Sabır ister. Durmayı ister O.
Ekran hızına endekslendiğimiz bir çağda, iki satırlık yorumu bile okumaya tahammülü olmayan “bakgeç”çi bir zihin dünyasına kitap okumayı önermek ne kadar işe yarar, emin değilim.
Bu arada İnsanlık yazmalar, matbu eserler derken dijital metinler dönemine de girdi.
Derslerde, “Atatürk’ün Nutuk’unu orijinal üslubuyla okuyun, onun aynı zamanda iyi bir edebiyatçı olduğunu görürsünüz” diyorum. Dili ağır diyorlar.
Hilmi Yavuz’un “Batı’nın Zihin Tarihi’ni gözden geçirin diyorum. Çok felsefi diyorlar.
Tanpınar’ın “Beş Şehir’ine göz atın diyorum. Cümleler pek de uzun diyorlar.
Dijital çağa doğmuş olsaydım benim cevabım ne olurdu tahmin edemiyorum.
Anlamaya çalışıyorum. Ama göz ardı edilen bir şey var:
Okuma etkinliği iyisinden bir zihin emeği istiyor. Drajesi de yok şurubu da.
Matbu, basılı ya da dijital metinler neden zor ve anlaşılmaz geliyor? Neden bin bir bahane üretiliyor?
Sanırım cevabı “görsellik –zihinsellik” tercihimizde saklı.
İçinde yaşadığımız popüler kültür çağı’nda bilgi, görselliğe ve seyirliğe dayanıyor.
Bakıp geçmeye…
“Görsellik” beynin basit ve çocuksu yanına hitap ettiği için “zihinselliğe” göre daha kolaydır:
Zahmetsizdir. Pasiftir. Çaba gerektirmez. Sunulanı alır.
Oysa okuma faliyeti bilişsel bir çabadır. Zihinsel efor ister:
Sayfa çevirmek, hafızayı zorlamak, geri dönmek, not almak, sözlüğe bakmak, altını çizmek, özetlemek, parça–bütün ilişkisi kurmak…
Zahmetli iştir bunlar.
Kim demiş sevda derinlerdedir diye? “bak-geç tüket” O kadar.
Emek verilmeden herkese sunulan malumat, popüler kültürün bize sunduğu “metonimik” bir haz verir belki… Ama ancak emek verilmiş nitelikli okumalar, zihin ve duygu haritamızı genişletir. Bizi durduğumuz basamağın üstüne taşır. Zihinsellik görselliğe galip gelir.
Aksi halde edebi eserlere yönelmek daha da zor görünüyor.
Nazan Bekiroğlu, Kelime Defteri’nde edebi eser okuma alışkanlığı olmayanların durumunu ironik biçimde anlatır:
Bir öğrencinin isyanını aktarır:
İlk on sekiz sayfasında sadece yataktan kalkan Mümtaz’ın hikâyesini okumak yerine, her sayfası olay üstüne olay olan, seyirlik bir romanı okumak neden “gerçek sanat alıcı-sı” olma memnuniyetini vermesin ki?
“Okumaksa okumak. Kâğıtsa kâğıt. Sayfa çevirmekse sayfa çevirmek.”
İnsanı anlamak da emek istemez mi?
Çoğumuz için istemez. Kalıp yargısal düşünceyi harekete geçirir, etiketler, torbalar, sınıflandırırız insanları. Kolaydır. Yormaz.
İyi de ya karşınızdaki insan verili şablonlarınıza sığmıyorsa?
