Yöneticilik yaptığım okulun 7. sınıfında okuyordu Engin Çelen! Sayısal derslerdeki başarısı ortalamanın üstündeydi. Sözel dersleri sevmiyordu. Belki onu etkileyen bir öğretmeni olsaydı, bu alanda da başarılı olabilir miydi, kim bilir?
Engin Çelen kilolu olmanın yanında göğüsleri de normalin üstünde büyüktü. Üst dudağın kısalığına sebep ön dişleri çapa gibi görünüyordu. Arkadaşları dişlerine sebep “Çapa dişli Engin,” derlerdi. Bu yaş çocukları acımasız olur, bir eksik yakaladılar mı, delirtirler o çocuğu.
Engin kilolu olduğu için beden eğitimi dersinde zorlanıyordu. Beden Eğitimi Öğretmeni Banu Çoban hiçbir şekilde zorlamıyordu onu; fakat o beden eğitimi dersi olduğu gün okula gelmek istemiyordu: Ne koşabiliyor ne top oynayabiliyor ne de doğru dürüst yürüyebiliyordu.
…
O gün herkes yemeğini yemiş, öğle arasının kalan kısmında ya dinleniyor ya da top koşturuyordu. Öğretmenlerden bazısı okul kantininde Ali’nin kahvesiyle kendine gelmeye çalışıyor; bazısı da elinde kahvesi okul dışında bir suçlu gibi sigarasını tüttürüyordu. Ben de bu saatlerde yemeğin üstüne çay içmeyi adet etmiştim. Emine Hanım, damağıma uygun çayımı getirmiş,
“Buyurun müdürüm, çayınızı!”
“Teşekkür ederim Emine Hanım, çayımı kahvemi ayağıma kadar getiriyorsun, eksik olma!”
Çayımdan bir iki yudum ya aldım ya almadım, temizlik görevlisi Fatma Hanım:
“Çabuk olun Müdür Bey, bir öğrenci çatıya çıkmış, aşağıya atacak kendini!”
Fatma Hanım’ın sözleri biter bitmez sandalyeyi geriye ittim. Çay olduğu gibi kaldı masada. Koridora fırladım. Ayak seslerim merdiven boşluğunda yankılanırken içimde tuhaf bir sessizlik çökmüştü ne bağırıyor ne de bir şey düşünüyordum. Sadece yukarı çıkıyordum.
Çatı kapısı açıktı. Rüzgârın uğultusu, okulun bahçesinden gelen çocuk seslerini boğmuştu. Engin’i, su deposunun yanındaki çıkıntıda oturur hâlde gördüm. Ayakları boşluğa sarkıyordu. Başını öne eğmişti; kilolu bedeni, sanki dünyaya fazla gelmiş gibi duruyordu.
“Engin,” dedim. Sesimi yükseltmedim. Öğretmen gibi değil, baba gibi de değil; sadece insan gibi. Başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Ağlamak bile lükstü ona sanki.
“Gel, yanıma, oturalım, az sohbet edelim!”
“Beni kimse sevmiyor müdürüm,”
Ne dramatik ne de çocukça söyledi. Bildiğini söyleyen biri gibiydi.
“Yanılıyorsun, geçer,” de demedim. Çünkü o an hiçbirinin karşılığı yoktu. “Zorlanıyorsun,” dedim sadece. “Biliyorum.” Bu “biliyorum” kelimesiyle bana baktı. İlk defa biri onu anlamaya çalışıyormuş gibi baktı yüzüme. Ayaklarını yavaşça çekti, yerinden kalktı. Yanıma oturdu. Terliyordu; elleri titriyordu.
Bir süre konuşmadık, bahçeden ses gelmedi, sanki zaman durmuştu. Sonra fısıldar gibi konuştu:
“Beden dersinin olduğu günler okula gelmek istemiyorum. Koşamıyorum. Gülüyor arkadaşlarım. Hele dişlerime bakıp bakıp gülmeleri yok mu?”
İşte orada anladım: Mesele ne kiloydu ne dişti, koşmak da değildi sadece. Görülmekti. Ve hep yanlış yerlerinden görülmekti. Aşağı indik. Kimseye bağırmadım, kimseyi suçlamadım. Engin’i rehber öğretmenin odasına bıraktım. Annesini aradık. Konuştuk. Dinledik. Zaman aldık.
O günden sonra beden eğitimi derslerinde Engin için ayrı bir program yapıldı. Rehber öğretmen haftada iki gün onunla görüştü. Sınıf öğretmeniyle konuştum; sınıfta alay eden iki çocuğu çağırdım, uzun uzun konuştum. Ceza vermedim. Utandırmadım. Anlattım. Engin bir anda değişmedi. Günler sonra kendine gelmiş, sınıfta, bahçede, kantinde başı dik yürüyordu. Artık, dişlerini saklamadan gülüyordu. Yıl sonunda karnesini almaya geldiğinde kapım- da durdu.
“Ben artık çatıya çıkmam!”
“İyi, boş ver çatıya çıkmayı, bak manzara aşağıda, bahçe ne kadar güzel!”
Gülümsedi.
Ben de…
Mart 2022 /Salihli
