İsmail, küçük bir çocuktu. Ailesiyle birlikte İstanbul’a ilk kez geldiğinde gözlerinde hem korku hem de tarifsiz bir merak vardı. Çengelköy’ün dar sokaklarında dolaşırken bazen yalnız başına, bazen ailesiyle çevreyi tanımaya çıkardı. Yalnız kaldığında içindeki ürpertiyi bastıran şey, Boğaz’ın büyüsüne kapılmış merak duygusuydu. Kıyıya oturur, gelip geçen gemileri izler, dalgaların sesinde hayaller kurardı.
Bir gün aile büyükleri, Bakırköy’de oturan hemşerilerini ziyaret etmeye karar verdi. Çengelköy iskelesinden vapura bin-diler. Büyükler içeride sohbet ederken İsmail, güvertede rüzgârı yüzünde hissederek Bo-ğaz’ın iki yakasını seyretmenin heyecanına kapıldı. Vapur yolculuğu onun için bir rüya gibiydi.
Sirkeci’ye vardıklarında trenle Bakırköy’e geçmek üzere bilet aldılar. İsmail, kompartımanda pencere kenarına oturmuş, dışarıyı meraklı gözlerle izliyordu. Sarayburnu’ndan geçerken zirvede Topkapı Sarayı tüm ihtişamıyla görünüyordu. Tam o sırada yaşlı bir İstanbul hanımefendisi, yanında küçük torunuyla İsmail’e yaklaştı:
— Evladım, biz Halıcıoğlu’ndan geliyoruz. Bu küçük kız benim torunum. Buraları ilk kez görüyor. Yanında ona da yer açarsan çok seviniriz.
İsmail, hemen yerini açtı. Küçük kızla birlikte pencereden dışarıyı izlemeye başladılar. Tren hareket etmişti. Yaşlı teyze, İsmail’in nezaketinden öyle mutlu oldu ki çantasından bir galeta çıkarıp ona ikram etmek istedi. İsmail, eli çekingen bir tavırla reddetti. Teyze, onun halini hemen fark etti:
— Evladım kusura bakma, seni yalnız görünce buraların çocuğu sandım. Taşralı olduğunu fark etmemiştim. Hem teşekkür ederim hem de özür dilerim.
Bu zarif sözler İsmail’in kalbinde derin bir iz bıraktı. Yolculuk boyunca teyze ve ailesiyle tatlı bir sohbet başladı. Bakırköy’e vardıklarında artık sadece bir yolculuk değil, İstanbul’un insan sıcaklığını da tatmıştı.
O gün İsmail için İstanbul, sadece Boğaz’ın gemileriyle değil; insanların nezaketi, trenin penceresinden görülen saraylar ve paylaşılan küçük anlarla da hatırlanacak bir şehir olmuştu.
