Sezai EREN


ÇOCUKLUK ANILARIM -12-


 MACERA

Mayıs ayının ilk günlerinde köyümüzün yaklaşık üç kilometre kuzeyindeki yaylaya intikal etmiştik. Çevresi çam ve gürgen ormanlarıyla çevrili bu yüksek yayla, mevsimsel koşulların da katkısıyla hayvancılık faaliyetleri için son derece elverişli bir uygun ortam sunuyordu. Biz, üzeri toprakla örtülü ve çökme riskini azaltmak amacıyla ön cephesine bir destek direği dayadığımız, tek odalı, geçici nitelikli bir yayla evinde oturuyorduk.

O gün yaylada yalnız kalacaktım. Sabah, dingin bir aydınlıkla doğmuş, her şey mevsimin sadeliğine yaraşır bir huzurla akıyordu. Ne var ki doğa, çoğu zaman olduğu gibi, kendi yasasını hatırlatmakta gecikmedi. Akşamüstüne doğru hava birdenbire serinledi; küçükbaş hayvanlarımızı ağıldan çıkarıp otlatmak üzere biraz yukarıya çıkardığımda ilk yağmur damlaları gökyüzünün saklı öfkesinin habercisi oldu. Pamuk gibi beyaz tüylere sahip, gözleriyle insanı teskin eden köpeğimiz Uçar da sürüyle birlikte yanımdaydı.

Yağmur, birkaç dakika içinde bardaktan boşanırcasına inmeye başlamış; rüzgâr yağmur damlalarını keskin birer mızrak gibi yüzüme çarpmaya koyulmuştu. Hayvanlarla birlikte büyük bir çam ağacının altına sığınmak zorunda kaldık. Başlarda dallar bizi korur görünse de kısa süre sonra gök gürültüsü arttı, şimşekler yırtıcı birer kılıç gibi göğü parçalamaya başladı. Çamın yaşlı gövdesindeki eski yıldırım izlerini fark ettiğimde içimdeki korku büyüdü; devasa ağacın her an üzerimize yıldırım çekebileceği düşüncesi beni yayla evine dönmeye mecbur bıraktı.

Sürüyü çamın gölgesinden uzaklaştırıp birkaç adım ilerlemiştik ki arkamızda görkemli bir ışık patladı. Ardından kulakları sağır eden bir gürültü koptu. Döndüğümde sığındığımız çamdan duman yükseldiğini gördüm. Ölüm, yalnızca birkaç dakika önce bulunduğumuz noktaya inmişti; buna rağmen biz hayattaydık. İçimde tarifsiz bir şükür duygusu uyandı.

Yayla evine ulaştığımda yeni bir talihsizlikle karşılaştım: Çatı akmış, yatak-yorgan sırılsıklam olmuş, giysiler ve yiyecekler dahi suya gömülmüştü. Barınak artık sığınılacak bir yer olmaktan çıkmıştı. Yağmur dinmemiş, rüzgâr hâlâ uğulduyordu. Köye dönmekten başka çarem yoktu.

Hayvanları önüme katıp köyün yolunu tuttum. Yağmurun ağırlığı, kuzuların küçüklüğü, toprağın balçığa dönmesi ilerleyişimizi zorlaştırıyordu. Murt ve ardıç ağaçlarının sardığı baltalık bölgeye girdiğimizde hava neredeyse bütünüyle kararmış; yalnızca çakan şimşekler birkaç saniyeliğine ormanı bembeyaz bir ışığa boyayıp sonra her şeyi yeniden karanlığa teslim ediyordu. Gök gürültüsü yankılanıyor, yıldırımlar düşüyor, rüzgâr yağmurun darbelerini yüzüme tokat gibi çarptıkça içimdeki korku gittikçe büyüyordu. Orman, bir cehennem tasviri gibi bir atmosfer oluşturmuştu.

Tam bu sırada sürü birden ürktü. Onları ileri sürmeye çalıştıkça geri kaçıyorlardı. Şimşeğin kısa süreli aydınlığında ormanın aşağısındaki açıklıkta ileri-geri hareket eden bir gölge fark ettim. Şekli tam seçemiyordum; aydınlık kaybolunca varlık da karanlığa karışıyordu. Köyün yaşlılarının anlattığı üzerinden geçeceğimiz dere ile ilgili “şeytanlı dere” masalı birden zihnimde canlandı. Gezinen varlığın bir şeytan olabileceğini iyiden iyiye düşünmeye başladım. Korku, aklımın üzerini örtmüştü. Ne yapacağımı bilemez duruma düşmüştüm.

Yine yaşlıların anlattığı efsanelerden etkilenerek sürüdeki keçilerle arama mesafe koyup kucağıma bir kuzu aldım; hem onu sakinleştirmek hem de kendimi korunduğumu hissetmek için dua etmeye başladım. Ancak karanlıkta gezinen varlık uzaklaşmıyor, hayvanların telaşı artıyordu. Son çare olarak kuzuyu yere bıraktım, bir taş aldım ve gölgeyi Uçar’a işaret ettim. Taşı o yöne fırlatmamla köpeğin ok gibi ileri atılması bir oldu. Ardından gelen kesik bir çığlık, gölgenin aslında bir tilki olduğunu ortaya çıkardı. Belki yavrularını koruyor, belki de sürünün zayıf üyelerini gözetliyordu. Bu fark ediş, içimdeki büyük gerilimi bir nebze azalttı.

Fakat hemen altımızda uzanan dereye yaklaştığımızı fark edince rahatlığım tekrar gölgelendi. Yaşlıların anlattığına göre derenin üzerindeki dar köprünün altında zaman zaman allı pullu gelin kılığında bir şeytan görülürmüş. Bu durum benim korkumu daha çok artırıyordu.

Köprünün başına vardığımda korkum neredeyse somut bir ağırlığa bürünmüştü. Ahşapların bir kısmı çürümüş, bazı yerlerde delikler açılmıştı. Aşağıdan akan selin uğultusu, sanki bizi içine çağıran karanlık bir ses gibiydi. Geri dönme ihtimali yoktu; ya karşıya geçecektik ya da sele teslim olacaktık. Sürüyü yavaşça ileri sürdüm. Her adımımda köprü hafifçe sallanıyor, kalbim göğsümde bir kuş gibi çırpınıyordu.

Sonunda, ne ben ne de hayvanlar köprüden düşmeden karşıya geçmeyi başardık. Tam o anda yağmur durdu, rüzgâr söndü, gök gürültüsü ardında sessiz bir boşluk bıraktı. Sanki doğa, korkularımı köprüden aşağılara, sele atmıştı. Ben ise kalan son cesaret kırıntılarımla köye doğru yürümeye devam ettim.

Eve vardığımda giysilerimi değiştirdim, sıcak bir yemek yedim ve uzun bir yorgunluğun ardından derin bir uykuya daldım. O gün, ölümün nefesini ilk kez bu kadar yakından hissetmiş; korkunun insanın iç dünyasını nasıl tutsak kıldığını anlamıştım. Fakat aynı gün, tüm korkularımı pehlivanın rakibini mindere sermesi gibi alt etmeyi de başardım. O günden sonra, gökyüzünde süzülen bir kartalın özgürlüğüyle yaşamayı öğrendim.
 

YAZARLAR