TATLI ŞAŞKINLIK
Simav Panayırı, yazın son günleriyle sonbaharın ilk serinliğinin birbirine karıştığı o vakitlerde açılırdı. Biz köy çocukları için panayır, adını bile yeni duyduğumuz bambaşka bir dünyanın kapısıydı. O yıl, ilk kez panayıra gidecek olmanın heyecanı içimizde bir kuş gibi çırpınıyor; sanki yolun her taşında yeni bir sır bizi bekliyormuş gibi hissediyorduk.
Yayladan Simav’a giden yol uzun ama büyülüydü. Yol boyunca çam ağaçlarının reçine kokusu havaya siner, pınarlardan akan suyun serinliği ayaklarımızın yorgunluğunu alırdı. Biz yürüdükçe, sanki orman bize yol açıyor; her kıvrımda yeni bir merak uyandırıyordu. Uzakta Simav’ın evleri belirince içime bir sıcaklık yayıldı. İlk kez şehre geldiğim için içim içime sığmıyordu. Her şeye meraklı gözlerle bakıyordum. Görmediğim, bilmediğim çok şeyler vardı çünkü.
Panayır alanına gitmeden önce şehrin içinde dolaşıyorduk. Kalabalık bir düğün salonunun önünden geçerken insanların ellerindeki bembeyaz bir yiyeceği fark ettik. Buhar çıkmıyor, ortalıkta herhangi bir koku da yoktu… Ama yüzlerindeki mutluluk, onun özel bir şey olduğunu söylüyordu. Merakla yaklaştık. Yanımızdaki bir adam, “Dondurma dağıtıyorlar,” dedi.
Dondurma… Kelimeyi ilk kez duyuyordum. Köyümüzde elektrik yoktu; buzdolabı olmadığı için böyle bir yiyeceğin varlığından haberdar değildik. Soğuğu ancak kışın avucumuzun içinde eriyip kaybolan karla bilirdik. O yüzden dondurma, duyduğum anda zihnimde hiçbir karşılık bulmayan, adını bilsem de şeklini çözemediğim bir gizemdi.
Dondurma dağıtan adam, şaşkın şaşkın baktığımızı görünce gülümsedi.
“Gelin bakalım çocuklar, size de vereyim,” dedi.
Elime bir külah tutuşturdu. Üzerinde kar gibi beyaz, parlak, pürüzsüz bir top duruyordu. Birden dondurma topunun tamamını ağzıma attım. Bir anda içimi acıtan bir soğukluk yayıldı. Dilim uyuştu, dişlerim sızladı, boğazımda buzdan kocaman bir düğüm oluştu sanki. Yutmak istedim, olmadı. Çıkarmak istedim, tadı düşündüğümden de güzeldi.
Sonunda mecburen ağzımdan çıkardım. Adam hem gülüyor hem de şefkatle bakıyordu:
“Evlat, dondurma böyle yenmez. Bak, şöyle… Yavaş yavaş, tadını çıkararak yalayacak-sın.”
Sonra bir tane daha verdi. Bu kez dikkatle yaladım. Soğuk, dilimin ucunda yumuşadı; tatlılık ağır ağır içime yayıldı. O an dokunduğum sadece bir yiyecek değildi; bilmediğim bir dünyanın kapısıydı.
Ve ben o kapıdan geçerken şunu öğrendim:
Her yeni şey önce şaşırtır, sonra öğretir. Her bilmediğimiz şey önce korkutabilir, sonra ufkumuzu genişletir. Her yeni tat, önce şaşırtır; sonra öğretir. Her yeni bilgi, önce yabancı gelir; sonra insanın yolunu aydınlatır.
Dondurma benim için sadece serin bir tat değildi. Çocukluğumun en sade ama en öğretici dersiydi:
Hayatta bazı şeyler kitaplardan değil, yaşayarak öğrenilir. Ve bazı tatlar, dondurma gibi, yalnızca dilde değil, insanın kalbinde yavaşça erir.
