OYUN VE SORUMLUK
Dağların koynuna sokulmuş, sabahları kuş sesleriyle uyanan küçük bir köy vardı. Bu köyde, gözleri ışık saçan on bir yaşında Sezai adında bir çocuk yaşardı. Sezai çalışkan, meraklı ve oyun düşkü-nüydü. Babası köyün tek bakkalını işletirdi ve oğluna çok güvenir, kimi zaman dükkânı ona emanet ederdi. Sezai de bu güvenin kıymetini bilir, elinden geldiğince babasının işini aksatmamaya çalışırdı.
Bir sonbahar sabahı, serin rüzgâr köyün içindeki ağaçların dallarını sağa sola savururken babası erzak almak için Demirci'ye gitmeye hazırlandı. “Bugün dükkân sana emanet, oğlum. Para üstü alıp verirken dikkat et, yanlış yapma.” dedi. Sezai gururlandı. “Merak etme baba, gözün arkada kalmasın.” diye karşılık verdi.
Fakat o günün başka bir önemi vardı. Arkadaşları Kovaderesi’nde tahta arabalarla büyük bir yarış yapacaklardı. Köyde tahta araba sürmek, çocukların en sevdiği eğlenceydi. Tahta arabaların gıcırtıları, çocuk kahkahalarıyla birleşince ortalık şenlenirdi. Adeta, ortalık bayram yerine dönerdi. Yağmur çamur dinlemezlerdi.
Çünkü oyun, çocukların içini neşeyle dolduran, düşe kalka öğrenmelerini sağlayan bir okuldu.
Sezai’nin aklı gönlü hep bu yarıştaydı. “Biraz sürer dönerim, dükkânı açarım.” diye geçirdi içinden. Dayanamadı. Arabaların yarıştırıldığı yere gitti. Oraya vardığında arkadaşlarının neşesi derenin sesine karışmıştı. Sezai ceketini taş duvarın üzerine bıraktı; iç cebinde bakkalın anahtarı ve kırmızı kalemi vardı.
Arkadaşları, meşe ağaçlarının gölgesinde arabalarını sıraya dizmişti. Yere serilen yapraklar tekerlerin altında hışırdar, dere şırıltısı çocuk seslerine karışırdı. Sezai arabasını sıraya çekti. Birinin “Başladıııık!” diye bağırmasıyla herkes arabasını yokuştan aşağı bıraktı.
Tahta arabalar önce yavaş, sonra uçan kuş misali hızlandı. Rüzgâr Sezai’nin saçlarını savuruyor, yanakları kızarıyordu. Kalbi bir kuş gibi çarpıyordu; çünkü oyun onun için sadece eğlence değil, özgürlüğün ta kendisiydi.
Sezai varış yerine ilk ulaşan oldu. Ama hızına hâkim olamamıştı. Ayakkabısının topuğuyla yaptığı fren işe yaramadı. Bir anda arabasıyla birlikte dikenli böğürtlenlerin ve alıç çalılarının arasına uçtu. Kolları çizildi, canı yandı, dizleri sızladı. Ama Sezai yine de gülümsedi. Çünkü oyun, çocuklara düşüp kalkmayı, yeniden denemeyi, gözü pek olmayı öğretirdi.
Güneş eğilip gölgeler uzayınca Sezai karanlığı fark etti. “Eyvah! Bakkal!” diye fırladı. Köye vardığında dükkânın önünde bir sürü insanın beklediğini gördü.
Ceketinin cebine elini attı… Anahtar yoktu!
Yara bere içindeki ayaklarıyla koşup Kovaderesi’ne gitti. Anahtarı aradı, taşları kaldırdı, otları araladı ama bulamadı. Babası döndüğünde dükkânın kapalı olduğunu görünce yüzündeki çizgiler sertleşti. Sezai babasının bakışından bile utanmıştı.
O akşam Sezai ne kadar bardak yıkasa, lamba camı silse, sofrayı toplasa da içindeki yük hafiflemedi. “Sözümü tutamadım…” diye geçirdi içinden. Babası, “Yarın o anahtarı bulacaksın!” dediğinde sesi gök gürültüsü gibiydi.
O gece çok uzundu. Sabah bir türlü olmak bilmiyordu. Nihayet horozlar ötmeye başlamıştı. Sezai ortalığın biraz ağarmasını bekledi. Güneş doğar doğmaz da soluğu Kovaderesi’nde aldı. Hemen ceketini koyduğu duvarın yanına gitti. Duvarın üzerindeki taşları kaldırmaya başladı. Önce kırmızı kalemini buldu. Küçük kalbi güt güt atmaya başladı. Ardından bir taşın altında parlak metal bir şey gördü: anahtar!
Sezai o an öyle sevindi ki dizindeki sızıyı bile unuttu. Soluk soluğa eve koştu. Anahtarı babasına uzattığında babasının yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. O gün Sezai önemli bir ders öğrenmişti:
Oyun, çocukların yüreğini büyütür; sorumluluk ise insanı olgunlaştırır. İkisini birlikte taşımayı öğrenen çocuk, hem güçlü hem de güvenilir olur.
Ve Sezai o günden sonra oyununu da sevdi, sorumluluğunu da… İkisiyle birlikte büyüdü.
