Sezai EREN


ÇOCUKLUK ANILARIM -16-


 ZAMANIN SÜRPRİZİ
Bir sonbahar günüydü, biz ilkokul beşinci sınıftaydık. Okullar açılmadan önceki o heyecanlı günlerde, her yıl olduğu gibi panayıra gitmek, bizim için bir gelenekti. Okulun bitimine yaklaşırken, arkadaşlarımızla bir araya gelip, yaşadığımız küçük büyük maceraları heyecanla konuşur, panayırda neler yapacağımızı planlardık. O yıl, Simav’da açılan panayırda buluştuk. Panayır, her zamanki gibi neşeyle, müzikle ve satıcıların ortalığı yıkan sesleriyle dolup taşmıştı. Kalabalık çok yoğun, havaysa serindi, tam da sonbaharın verdiği huzurlu o havada her şey bir araya gelmişti.

İlk olarak çarpışan arabalara bindik. Araba çarpışmaları, küçük bir çocuğun kalbini en hızlı attıran şeydi. Çarpan araçlardan sıyrılmaya çalışırken, gülüp eğlendik. Ardından dönme dolaba, uçan sandalye dediğimiz salıncağa bindik. O anlar, gözlerimizdeki mutluluğu, heyecanı görebilirsiniz. Bir an için dünya durdu san ki; sadece o renkli ışıklar, o yansıyan gölgeler ve çığlıklarımız vardı.

Sonra, panayırın en kalabalık yeri olan bit pazarına uğradık. O dönemde, köylüler yıl boyunca giyeceklerini buradan alırdı. Pazar, bir çeşit hayatın ta kendisiydi. Yoksul ama bir o kadar umut dolu insanların alım satım yaptığı, kıyafetlerin, eski eşyaların satıldığı bu alan her zaman çok kalabalıktı. Biz de o kalabalığın içinde kaybolmuş gibi hissediyorduk. Bir yandan bu insanların arasındaki canlılık, bir yandan da eski, biraz yıpranmış eşyaların içinde, bir zamanlar sahiplerine mutluluk getirmiş olan şeylerin izlerini görmek insanı düşündürüyordu.

Ben, beyaz renkte ve üzerinde minik benekler bulunan bir boğazlı kazak aldım. Arkadaşım Ersan ise kısa kollu, boğazlı bir kazak seçmişti. Kazaklarımıza hayran kalmıştık, ama içimizde garip bir merak da vardı. Ersan’ın kazağını her gördüğümüzde, “Kışlık kazak, neden kısa kollu? Yazlık kazak, neden boğazlı?” diye takılmaya başladık. Ersan, her seferinde gülüp geçerdi. Kendisinin giydiği şey, bir türlü bizim kafamıza yatmıyordu. O zamanlar, köyde yaşamamızın verdiği sınırlı deneyimle, moda konusunda kendimizi neredeyse birer uzman gibi hissediyorduk. Ama Ersan, bu durumdan hiç rahatsız olmadan, kendine özgü giyimiyle hep farklı duruyordu.

Zaman geçtikçe, o kazağın bir sırrı olduğunu fark ettik. Belki de aslında kazağın kolları eskimişti. Satıcı, o kazakları satabilmek için kollarını kesmişti ve kısa kollu hale getirmişti. O zamanlar bunu anlamamıştık. Kazağın kısa kollu olması, sadece onun eski olduğundan, bir anlamda yeniden dönüştürülmesinden kaynaklanıyordu. Ama yıllar sonra, modanın ne kadar hızlı değişebileceğini gördük. O eski kazaklar, bir gün gerçekten popüler oldu. O dönem dalga geçtiğimiz, "Kışlık kazak, yazlık model!" dediğimiz kazaklar, yıllar sonra herkesin giydiği bir moda halini aldı.

Yaklaşık kırk yıl sonra, Ersan bize şaka yollu, "İşte bakın, ben ne kadar ileri görüşlüydüm!" demeye başladı. O zaman çocukken fark edemediğimiz şeyleri, şimdi daha iyi anlamıştık. Biz de ona, “Evet, haklıydın,” diyerek gülüp geçtik. İşte hayat, bazen böyle sürprizlerle dolu-dur. O zamanlar bizim gözümüzde gülünç olan, zamanla gerçekten değer kazanabiliyor. Ersan'ın o kazağı, biz ne kadar dalga geçmiş olsak da, sonunda modanın öncüsü olmuştu.

Bu küçük anı, hayatın ne kadar ilginç ve şaşırtıcı olduğunu bize gösterdi. Gerçekten, bazen bir şeyin değerini anlayabilmek için yılların geçmesi gerekiyor. Önyargılarla hareket etmemek, zamanın ne getireceğini görmek, belki de insanın en önemli derslerinden biri. Kırk yıl sonra bile doğru çıkabiliyor insan. Belki de hepimiz, bir zamanlar küçümsediğimiz şeylere bir gün başka bir gözle bakmaya başlayacağız. Zaman, bazen her şeyin doğru olduğunu bize anlatır.
 

YAZARLAR