Ahmet İNCE editör


DERS ALAN VAR MI?

"...  Kur’an bilgisi; bu felâketlerin neden ve niçin sorularına, açık ve net cevaplar veriyor..."


               İnsan gücünün ve bilgisinin aciz kaldığı tabii felâketler, tarih boyunca devam etmiş. Bunların başında da salgın hastalıklar geliyor. Günümüzde yaşadığımız Coronavirüs nedeniyle, geçmişte neler olmuş diye merak ettim. Milyonlarca insanın hayatına mal olan, hayat düzenlerini alt üst eden bu felâketlerin izlerini, Kur’an’da aramaya çalıştım.

               Kur’an bilgisi; bu felâketlerin neden ve niçin sorularına, açık ve net cevaplar veriyor.

               Tespit edilebilen ilk büyük salgın hastalık, M.Ö 439 yılında Atina’da ortaya çıkmış. Atina vebası olarak adlandırılan bu salgın hastalık yüzünden, 100 bin kişi hayatını kaybetmiş. O tarihten bugüne; çeşitli ülke ve kıtalarda, 32 büyük salgın hastalık yaşanmış. Bunların içinde en şiddetli ve öldürücü olanı, 1918 ile 1920 yılları arasında dün-ya genelinde meydana gelmiş. Grip salgını olarak bilinen bu hastalıktan, dünyada 75 milyon insan ölmüş.

               Günümüzde virüs salgını nedeniyle, dünya genelinde hayatını kaybedenlerin sayısı, Mayıs ayı sonu itibarıyla 262.741 olarak açıklanmıştır.

               Gözle görülmeyen bir RNA virüsü, tüm dünyayı etkisi altına almış, insanlığın yaşam biçimini ters yüz etmiştir. Hastalığın kendisinden ziyade, tesirleri beni derin düşüncelere sürüklemiştir. İnsanlığın ihtişamlı hayat tarzı tuz buz olmuş, her şey ama her şey bir virüs karşısında aciz kalmıştır.

               Üstelik insanlık; bilime bu kadar güvenmiş, teknolojik gelişmelere adeta iman etmişken, bir virüs karşısında şaşkınlığa düşmüştür. Bunun bir anlamı olmalıdır diye düşünüyorum. Zira insanlığın bildiği ve icat ettiği her şeyin, bir virüs kadar gücü yokmuş.

               Bu gerçekliği fevkalâde önemsiyorum.

               Zira yaratılan, Yaratanın hâlâ güç ve kudretini idrak edebilmiş değil. İdrak edemediği için de, sırtını hep Yaratana dönmüş. Kur’an bu durumu şöyle anlatıyor:

               “O HALDE, yaratan yaratmayan gibi olur mu? Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?” (Nahl–17)

               Yaratan ve var eden O’dur. Yarattığı her şeye bir ölçü koyan O’dur. Tabiatı var eden ve ona şaşmaz ölçüler koyan O’dur. Beni bilsinler, bana kulluk etsinler diye nimetler veren O’dur. Her devride insanlığa bir uyarıcı, bir kitap gönderen O’dur.

               Buna rağmen insan, hep ziyandadır. Bildim dediği, benimdir zannettiği her şeyin aslında bir sahibi vardır. Bunu anlayıp sahibine şükredeceğine, tam tersi bir yola girer ve azgınlaşır.

               İnsan acelecidir, çabuk ümitsizliğe düşer, nankördür. Kur’an insanın bu fıtratını, bakın nasıl anlatmış:

               “HAYIR HAYIR; (okumamaktan) sakın! (Kur’an’ı anlayarak okumayıp Rabbini tanımayan) her insan azıyor. Kendini yeterli görmekle (azıyor)” (Alak, 6–7)

               İnsan bu özelliğinden olmalı, dünya hayatına aşırı düşkündür. Bu düşkünlüğü yüzünden, aslında büyük bir sefalet yaşamaktadır. Rabbini unutur, emirlerini unutur, hesap gününü unutur. Bu yüzden böbürlenir, ben yaptım, benimdir duygusuna kendini kaptırır. Kur’an insanın bu ruh halini, şöyle dile getirir:

               “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve çok evlat sahibi olmak yarışından ibarettir.

               Tıpkı şöyle;

               Bir yağmur ki bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap veya Allah’ın mağfiret ve rızası vardır.

               Dünya hayatı aldatıcı zevkten başka bir şey değildir.” (Hadid–20)

               Hâlbuki nimeti veren Allah’tır. Nimete ancak şükredilir. Şükrün ifadesi ise ibadettir. İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlere karşılık olarak ne yapıyor. Tam tersini yapıyor. Kur’an insanın bu tersliğine, şöyle vurguda bulunuyor:

               “Elinizden çıkana üzülmeyin ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayın. Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.” (Hadid–23)

               Lütfu veren Allah’tır. İnsanın bildim dediği ve icat ettiği hiçbir şey yoktur ki bu lütfun karşısında aciz kalmasın. Allah bu hakikati, bugüne kadar tüm insanlığa anlatmıştır. Kur’an bunu, şu şekilde bize bildiriyor:

               “Bunları açıkladık ki Kitap ehli (Museviler, İseviler, Müslümanlar) Allah’ın lütfundan hiç bir şeyi kendilerine ait kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve lütfun Allah’ın elinde olduğunu, onu dileyen (gereğini yapan) kimseye vereceğini bilsinler. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadid–29)

               Ne zaman aciz ve çaresiz kaldı, insan o zaman Rabbini hatırlar. Çünkü aslında tek sığınak O’dur. Yalvarışı Onadır. Bu, bir yönüyle imdat çığlığı gibidir. Yardım gelir. Peki ya sonra? Sonrasını Kur’an’dan öğrenelim:

               “İŞTE (böyle);

               İnsana bir darlık / zarar dokunduğu zaman Bize yalvarır. Sonra, ona Bizden bir nimet / iyilik verdiğimiz zaman, ‘Elbette bu bana sadece bilgim sayesinde verildi’ der.

               Hayır, öyle değil!

               Bu bir açığa çıkar(ıl)madır! Fakat onların birçoğu bilmiyor.” (Zümer–49)

 

               RNA virüsü nedir?

               Ayetin hükmüne lütfen dikkatle bakın. Bu bir açığa çıkarılmadır. Peki, açığa çıkan nedir?

               İnsanlığın aşırı derecede dünyevileşmesi. Lüks, şatafat ve refah adına birbiriyle yarışması. Yarışırken birbirini ezmesi, hak ve hukuku çiğnemesi. Böbürlenip, kibirlenmesi. Siyasi ve sosyal ikbal adına mukaddesleri ticari meta haline getirmesi.

 

               Peki, böyle bakabilen var mı?

               Ne yazık ki yok. İnsan bildiğini okumaya devam ediyor. Allah’ın bütün hatırlatmalarına rağmen ders almıyor, kendine çeki düzen vermiyor. Hâlbuki Kur’an, önceki kavimlerin içine düştüğü benzer felâketleri nasıl anlatıyor. Başta Müslümanlar olmak üzere, insanlık aslında Kur’an bilgisine ne kadar muhtaç.

               Şu ayet; tüm insanlık için, aslında temel bir öğreti olmalıdır diye düşünüyorum:

               “…Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirip düzeltmedikçe, Allah onların durumunu değiştirip düzeltmez.

               Allah bir kavmi cezalandırmak diledi mi, artık o geri çevrilmez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Rad–11)

 

               İnsan, Allah’ı görmezden gelir. Uyarıcılar gönderir, kulak asmaz. Kitaplar gönderir hafife alır. Kur’an’da Allah, insanın bu görmeme ve hafife alma tavrını ‘zalimlik’ olarak niteliyor. Âdemden bugüne, insanın bu zalim tavrını anlatan pek çok olay Kur’da zikredilmiştir. Bütün uyarılara ve uyarılmalara rağmen, insan kendine gelemiyorsa, olacağı şudur:

               “Biz kentlerden nicelerini helak ettik! Azabımız onlara gece yatarlarken / uyurlarken veya gündüz daldıkları an yakalayıverdi!

               Azabımız onlara gelince çağırışları / feryatları; ‘biz gerçekten zalimlermişiz’ demelerinden başka bir şey olmadı.” (Araf, 4–5)

 

               Kur’an öğretisinde şunu çok iyi biliyoruz. İnsanlığın aciz kaldığı belâ ve felâketler, bütün uyarılara ve hatırlatmalara rağmen, toplumların maruz kaldığı sonuçlardır. Ve hiç biri sebepsiz değildir ve Allah’ın katındandır. Aynen şöyle:

               “…İyi bilin ki onlara gelen belâlar Allah katındandır. Fakat onların birçoğu bilmiyor.” (Araf- 131)

               İnsanlık bugün, başına gelen belânın hükmünü bilebilmiş mi? Ne yazık ki hayır!

               Özellikle Müslümanların hayatında; Kur’an bilgisi olmayınca önce kendileri aciz kalıyor, sonrada insanlığa bir şey anlatamıyor. Bu konuda Kur’anda, o kadar çok ayet var ki Rabbimiz niye ısrarla anlatmış diye tefekkür ediyorum. Elbette insanın nankörlüğünden ve zalimliğinden.

               Mesela, Musa’nın kavmiyle olan mücadelesini anlatan şu ayet, ne kadar hatırlatıcı ve ders niteliğindedir:

               “Biz de üzerlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderdik; ayrı ayrı ayetler olarak. Ama yine de kibirlendiler ve suçlu bir topluluk olmayı sürdürdüler.” (Araf–133)

               Zaman zaman hüzünleniyor ve kahroluyorum. Kur’an’a bu kadar mı sırt dönülür. Allah’ın ayetleri, bu kadar mı görmezden gelinir. Mesela, konumuzla ilgili şu ayet ne kadar çarpıcıdır:

               “ALLAH şöyle bir kenti örnek verdi: Güvenli, huzurlu. Rızıkları her yerden onlara bol bol geliyordu. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler.

               Bunun üzerine Allah o kentin halkına açlık ve korku elbisesini giydirdi, yaptıklarından dolayı.” (Araf–112)

               Kâinatta yaratılan canlı ve cansız her şey, aslında Rabbine boyun eğiyor. İstese de istemese de böyle. Çünkü yaratılıştaki ölçüler böyle. Ayet bu hakikati, esasında beynimize zerk ediyor:

               “Göklerde ve yerde kim varsa ister istemez, kendileri ve gölgeleri de sabah akşam Allah’a boyun eğer.” (Rad- 15)

               Ya insan?

               O hep muhalefet ediyor. Allah hatırlatıyor, nasihat ediyor ancak nankörlük ve zalimliğinden vazgeçmiyor.