Fatma Gül BOZLAR


EMPATİ YILI : 2020

"...Ateş artık bizi yakmaya başladı. Umudum bu ateşi söndürebilirsek eğer zayıflıklarımıza tekrar yenilmemiz üzerine..."


                Basit olduğunu düşündüğümüz, her gün rutin halinde yaptığımız onlarca işin aslında ne kadar lüks olduğunun farkına vardıran bir yıl oldu 2020 bizim için. Buradaki “biz” bu durumun farkına vararak ders çıkarabilen bireylerin grubunu yansıtıyor elbette. Böyle söyleyince keşke bilmesem diyor insan, haberleri takip etmesem, makaleleri okumasam, durumun ciddiyetine bu kadar varmasam keşke. Zira ben değil, hâlâ dışarıda balık tutarak dışarıya çıkan, dolaşan insan daha mutlu. Bilmek yoruyor insanı. Mutlu olmak, doğru bilgiye ulaşmak ve bilinçli olmakla ters orantılı olarak ivme kazanıyor genelde.

                2020’ye gireli henüz 3 ay oldu, Türkiye’de neler oldu? Gelin bir bakalım.

                (Alttaki Tabloda İnceleyebilirsiniz)

                Peki her şeyi 2020’ye mal etmek ne kadar doğru?

                Ne hüzünlü değil mi, sokağa çıkamıyoruz. Sosyal medyada hepimiz okulu, dışarı çıkmayı, arkadaşlarla oturmayı ne kadar özlediğimizden bahsediyoruz. Peki savaşta olan ülkeler aklımıza gelmiş miydi hiç bugüne kadar, gelmişti elbet, onca zaman aralığında mutlaka televizyonda mültecileri, patlayan bombaları, kıyıya vuran cansız bedenleri gördüğümüzde mutlaka bir an olsun hepimiz üzüldük. Peki sonra ne yaptık? Unuttuk. Sustuk. Kendi yaşantımıza devam ettik.  Ama onlar zaten dışarı çıkamıyordu, hiçbir zaman arkadaşlarıyla seyahat edemiyorlardı, kafede oturup süslü servisli yemeklerden tadamıyorlardı. En acısı ise hâlâ daha temiz suyu olmayan yerleşim yerleri mevcut dünyada.

                Bizim kısa süredir yaşadıklarımızı hatta yaşadıklarımızdan daha kötülerini yaşayan insanlar vardı, görmekte duymakta istemiyorduk. O zaman açlıkla, temiz havaya çıkamamakla, arkadaşlarla sohbet edememekle değil derdimiz, bunların bizi etkilemesiyle. Zira artık ucu bize dokunuyor. Dışarıya çıkmama yasağının hangi insan grubuna geldiğine göre değişiyor gündemler.

                İş mülakatlarında özellikle sorulan bir soru vardır hep, güçlü ve zayıf yönleriniz nelerdir? diye. Bunu şu an insan için düşünmeliyiz. Tüm kişisel gelişim kitaplarında, konferanslarda söyleneni ilk önce insan olarak yapmalıyız. İsteğimiz paradan, statüden önce ilk önce insan olabilmek olmalı. İnsansal zayıflıklarımızı güçlendirmeliyiz. Empati kurabilmeliyiz. Uzaktan bakarak, gözlerimizi doldurup üzülerek, acıyarak değil, yaşantımıza ortak ederek yapabilmeliyiz bunu.

                Zira bizim en büyük zayıf noktamız, elimiz-dekinin kıymetini kaybetmeden anlayamıyor oluşumuzdur. Bu da bizim empati yapabilme yeteneğimizi köreltiyor. Öyle ki sahip olduğumuz şeylere o kadar alışıyor o kadar rutinleştiriyoruz ki aslında sahip oluşumuzdaki değerin bile farkına varmayacak hale geliyoruz. Aklımız hep sahip olamadıklarımızı o kadar çok düşünüyor ki, elimizdekinin kıymetini anlayamıyoruz.

                Daha kötüsü, bu büyük zayıflık bazen o kadar nankörleştiriyor ki bizleri daha bencil hale geliyoruz. Burada insanın ikinci zayıflığı ortaya çıkıyor. Alışmak. Kaybetmeye tahammülümüz olmuyor. İnsan güzel yaşantının tadına vardığında, elindekilerle yaşamaya alıştığında, kaybetmemek için tüm savaşı vermeye hazır hale geliyor. Şan, şöhret, mevki, makam, para.. Bunları bir kez tadınca, zamanın esiri olup onlara sahip olmayı alışkanlık haline getiriyoruz, sonrası zaten malûm, süreç daha fazlasını istemekle, değer kıymet bilmemekle, anlayışımızı kaybetmemekle devam ediyor. Oysa sahip olduklarımızın bizdeki değerini onlara alışarak vazgeçilmez yapmadan baki tutabilmeliyiz.

                Ne yazık ki doğa bizlere en büyük uyarıyı veriyor artık, Dünya’yı bizim sanacak kadar uzun süredir buradayız. Bilmediğimiz şey ise her gün yuvamız dediğimiz yere verdiğimiz zarar. Büyük sözlere gerek yok, burası benim memleketim diyen milliyetçi bir amca otobüse binmeden önce son dumanı çekip yere atıyor izmaritini. Cepheye gel savaş desen en önce gidecek kadar çok vatanını seven insanlar, 2 adım fazla atıp çöpünü çöpe atmayacak kadar düşüncesiz. Dünyanın ses vermesi mi gerekiyordu ona verdiğimiz zararı anlamak için? Savaşta olan Suriye’yi, açlıkla, susuzlukla sınanan Orta Doğu’yu anlamak için bir virüse yenilmemiz mi gerekiyordu? Sağlam bina yapımı denetimleri için büyük depremle yerle bir mi olmamız gerekiyordu? Koca bir evet. Zira bizler anlık rehavetlere kapılmaya, bizi yakmayan ateşe uzaktan bakacak kadar bencil olmaya çok müsaitiz.

                Ateş artık bizi yakmaya başladı. Umudum bu ateşi söndürebilirsek eğer zayıflıklarımıza tekrar yenilmemiz üzerine. Daha iyi olmaya, daha çok sevmeye, daha çok sevilmeye, kıymet bilmeye çalışmalıyız hepimiz. Ailemizin, ülkemizin, dünyanın kıymetini bilmeyiz. Hatta vücudumuzun bile.                

                Genel  geçer olmamak için empati kurarak, bencil olmayarak devam etmeliyiz ömrümüzün geri kalanına. Daha bilinçli olarak, ders alarak yaşamalıyız.