Gülruh DEMİREL

Tarih: 13.09.2022 20:31

ESKİYE YOLCULUK

Facebook Twitter Linked-in

Gördesimizde başarılı, azla yetinen, bol şükreden, emeğe saygılı, paylaşan, uzlaşan, misafirperver, yarını için maddi ve manevi hazırlık yapan tutumlu, hünerli, sorumluluk sahibi, yüce gönüllü insanlar vardı. Sizlerle  o günlere yolculuğa gitmeye ne dersiniz?

Büyüklerle oturulan Ataerkil aile...

Dede, Nine, Anne, Baba, Çocuklar... Evler dar, gönüller geniş... Eve alınan iki gelin kayınvalide ve büyüklerle geçirilen bir yaşam... Bir odada çoluk çocuk barınma. Çeyizlerini serecek yeri olmadığı için sandığında bekleyen örtülerini arada sırada bakarak hayaller kuran gelin. Aile bireylerinin zamanı öyle işlerle dolu ki...

Zengin veya fakir olması şimdilerdeki gibi kişilerin yaşamına pek yansımıyor. Zengin olanların işleri belki de diğerlerine göre daha fazla. İş disiplini tüm kişilerde görülmekte. Boş zaman geçirme, tatil yapma diye birşey yok. İş bitiminde yorgun argın, yün yatağı yere serip yatarsa o an en mutlusu o. Tarlada, bahçede, çalışma, tütün işi...

Halı dokuma, ceviz, badem kırma, dikiş dikme, hayvan besleyip ürünlerini değerlendirmek gibi... Kış kapıda bekler derler ya kış gelmeden bahçelerde kuruyan dalları ve çam kozalaklarını tutuşturmak için  toplanması gerekiyor.                         

Çocukluğumda eşeklerle sokaklarda dolaşıp odun satan köylülerden aldığımız odunları, kestirdikten sonra annemin arka taraftaki dama onları istiflemesini görmeliydiniz. O kadar muntazam yerleştirirdi ki...

Odun almak için gittiğimde, alırken düzeni bozuluyor diye adeta telaşlanırdım. Yan tarafta ki talaş yığınlarla dururdu. Annem talaşı sobanın kovasına çok güzel yerleştirirdi. Şu sözler zannederim hepimizin zihninin bir köşesinde kalmıştır. Getir şu kömür kovasını da biraz dökelim. Ah belim... Kömür kovası kaldırdım da belime yakı yaktım. O günden beri ağrıyor. Talaşı iyi koymamışın Hanım  bak tutuşturamadım. Bu Pelit odununu da çok sıcaklık veriyor. Dokunmayın bana.

Şurada uzanıvereyim gibi sözler anılarımda kalan. Sobanın yanındaki mindere oturmak, sevgi dolu ailemizle sıcak oda, mis gibi kestaneler. Ne güzel olurdu değil mi?

Mart ayı geldi. Şimdi tütün fidanı dikme zamanı. Haydi hayırlısı. İnşallah eylülde tütün parasını aldık mıydı. Ver elini İzmir fuarı. Size söz bu sene götüreceğim diyen yüce gönüllü insanlar. Ama şimdi gece gündüz, çoluk çocuk çalışma zamanı...

Her birine düşen işler var.

Sonbahar ev hanımının en yoğun olduğu mevsim. Kışlık erzağını hazırlaması gerekiyor. Buğdayı ekip sekiz ay sonra hasatı yapılacak. Evin erkeği kadını beraberce, makine olmadan insan gücüyle. Su değirmenine öğütülüp eve getirilen unlar kış için hazırlanan en değerli ürünlerimiz: buğdayın yıkayıp, bulgur için kaynatılıp, komşudan alınan el değirmeniyle öğütülme zamanı. Annemin bahçeye sofra bezinin üstüne serdiği buğdayları kuşlar yemesin diye beklediğimizi ve kuruyunca toplayıp komşumuza  götürdüğümüz günleri unutamam.

Fadime Teyze dokuduğu halısından kalkar, güler yüzlü  bizi karşılardı. Tertemiz adeta bir oda gibi düzenli olan kilerinde sohbet eşliğinde annem  buğdaylardan avuçla alıp iki yuvarlak taşın arasında ezdirerek bulgur haline dönüştürürdü. Akşama pişen bulgur pilavımız. Sevgi, doğallık, sohbetin harmanlanmasıyla öyle lezzetli olurdu ki...

Bizim Gördes'teki evin köşesinde ki Dibek Taşını  da dedem aşağı Gördes'ten alıp getirmiş. Duvarın üstüne koyduğu tahtadan yaptırdığı iki tokmağı da düğün yapacaklar keşkek için veya evin ihtiyacı için buğday dövmeye gelirlerdi. Sabahleyin adeta ritimli bir enstrüman sesiyle  uyanırdık. Ve derdik ki birisinin düğünü var, kimin acaba? diye merakla duvarın üstünden bakar, annem kolay gelsin diyerek düğünün sahibini öğrenirdi.

İki kişi öyle zamanlaması mükemmel hareket ederdi ki. Biri dibekteki  buğdayı tokmakla vurup kaldırınca, diğeri yukarda hazır vaziyette ki tokmağı hemen indirirdi. Ben bu işlemi saatin tik taklarına benzetirdim. İki gencin alnından akan terler, yüzündeki gülümsemeyle biten keşkek dövmek, bizim için seyredeceğimiz bir şölendi. Ve de bizi tüm düğünlere davet ederlerdi. Nişasta yapımı da çok zordu. Önce yıkanıp suda bekletilen buğdayın kazanın içine girip ayak darbeleriyle ezilmesi ve ince tülbentlerde bekleyişi ve uzun bir uğraştan sonra nihayet nişastanın elde edilişi. Marketlerin  olmadığı dönemler. Şimdilerde cep telefonunun tuşlarıyla eve gelen  buğday nişastası, ne kadar da kolay değil mi?

Evlerin şimdikiler gibi  korunaklı olmadığı zamanlarda  akan çatılar, soğuk odalar. Elektriğin olmadığı zamanlarsa günlük işlerin bitiminde ocak başında kızların ilikmen veya lambayla çeyiz hazırladığı evin hanımının yırtık çorap veya giysileri onarması ritüel işlerdendi. Örgü örmek tüm kadınların boş zamanında ördüğü diyemeyeceğim çünkü dolu dolu geçen zaman diliminde mutlaka bugün elime işimi pek alamadım. Örgüden bahse derken..." birkaç sıra çıkıverdim " diyen kadınlar vardı. Gezmeye gitmelerde  bile ellerin boş durmadığı zamanlardı. Hoşgeldin hal hatır sorma faslından sonra  kimi dantelini, kimi de eskiyen yün ceketini  söküp kızına kazak ören Gördesimin kadınlarıydı. Banyo yapmak da  öyle meşakkatliydi  ki. Anneannemlerin alttan ısınan hamamı, birçok odun hamamın altındaki bölümde tutuşturulur, içerisinin sıcak olması sağlanırdı. Su ise ocakta kaynatılır, soğuk suyla ılıştırılarak  yıkanılırdı. Evin içinde olmayan dışarda mahalle köşesinden getirilen su ile tüm bu işleri yapan o kadınlar... Zor sıkıntılı zamanlarını komşuya giderek biraz anlatması ve onun o anki duygularını  karşısındakinin  anlaması yeterliydi. Şimdiki  psikologların yerine geçerdi. Eski dedikodular...

Güven, sığınma üzülme komşum sözleri bence en değerli sözlerdi.

Sabahleyin erkenden kalkılır, namaz akabinde kahvaltı yapılırdı. Şimdiki kahvaltılar gibi sanmayın sakın. Bu kahvaltı emeğin ve doğal beslenmenin bir şekliydi. Gördes'te eskiden bağlar o kadar çokmuş ki. Herkes kendi bağından pekmezini yapar, üzümünü kurutur, hoşaflığını hazırlardı. Kahvaltının baş tacı pekmez ve de tüm faydalı ürünlerin karışımı olan, hamarat kadınların elleriyle yapılan tarhana çorbasıydı. Çay çok ender kahvaltı dışında gezmelerde içilir veya konuklara ikram edilirdi. Kahve de aynı şekilde. Biraz kahve molası verelim mi? Sözleriyle başlayan konuşmalarda yoktu. Eskiden bakıyorum da ne kadar rahat bir yaşamımız var.

Ulaşım için arabalarda  yok. Hayvana binilip gidilen tarlaya dönüşte ürünleri yükleyip yaya gelinen ev yolu. Yürüyerek yorgun argın gelinip, ocakta veya gaz ocağında yemek yapılıp yenmesi gerekecek. Stres sözcüğünün en çok olması gereken durumlarda tevekkül olma. Şükretmek en güzel değerlermiş. Ninelerinin anlattığı masallarla hayal dünyaları yeşeren, sorumluluk verilen, tutumlu olmayı yaşayarak öğrenen giysilerini  özenle giyen çocuklar vardı. Gezmeye gidilecek kıyafete bir yakalık denirdi. Ev kıyafeti, tarla kıyafeti, bir yakalık diye ayrılan kıyafet, kıyafetler diyemiyorum. Çünkü bunlar öyle çok değil. Bir veya iki tane. Ayakkabılar ise eskiyince  tamirciye gider, altına çakılan pençeden dolayı adeta  tamirciden geldim diye konuşurdu. Hiç bir şey ziyan olmazdı. Bayatlayan ekmekler ekmek balığı dediğimiz yumurtaya bulanarak kızartılır, üzerine şerbet dökülerek lezzetli tatlımız olurdu. Ekmeklerin bakkaldan alındığını sanmayın sakın! Evin bahçesindeki fırınlarda veya çarşı fırınında pişirilen ekmeklerin tadında Gördes kadınlarının hünerleri sunulmaktaydı. Evin erkeğinin beden gücüne dayanan tarla işiyle uğraşması da bayağı zordu. Dedemin yaşamı atın üstünde tarlalarda çalışarak geçmiş. Anneannemde tütün tarlasındaki çalışan  işçilere ekmek yaparmış. Günde otuz ekmeğin yetmediği günler olduğunu söylerdi. Yemekler kazanlarla pişirilir. İşçilerin çamaşırlarını küllü su ve bir kalıp sabunla yıkardım diye anlatırdı. Yani maddi durumları iyi olmasına rağmen iş yükünün daha fazla olduğunu görmekteyiz. Tüm bu zorluklara rağmen kış ayları en güzel günleriydi. İşlerin evde yapılışı, gezmeler, sinemaya gitme.

Gidemeyenler ise gidenlerin  anlatımlarıyla mutlu olabilmesi en güzel saatleriymiş. Mutluluk kapısını aralayarak giren, zorluklara dayanıklı sabır ve şükürle geçen yaşamı huzurlu kılmayı başaran bu güzel yürekli insanlara Allahtan rahmet diliyorum. Bizlerin ortamına sundukları  bu güzel değerler için  minnettarım. Her ağaç yaşken eğilir misali büyüklerimiz bizlerin yetişmesinde  özverili davranışlar sergilemişler. Saygı, sevgi, hoşgörü, haram, helal kavramı. Tutumlu olmak ve de en değerlisi. Vatan, Bayrak, Atatürk  sevgisiyle kalbimizin donatılmış olması...

Sizce de öyle değil mi?


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —