Mehmet BOZKURT


HARF KUYUMCUSU

"...Ustanın ağzından dökülen kelimeler kafasının içini tırmalıyordu. Harflerin gerçekten canlı olduklarını şimdi anlıyordu. Kelimeler kelebek olmuş, etrafında tur atıyordu..."


                “Tırtılın ‘dünyanın sonu’ dediğine, usta ‘kelebek’ der.” Richard Bach*

                Kurşun harfleri, hurufat çekmecesinden alıp pür dikkat tek tek kumpasa diziyordu. Aralarındaki boşlukları, paragrafların başlangıç girintilerini destekleyip dolduruyordu. Harflerin bir kıs mının kenarları kullanılmaktan yıpranmıştı. Onları cımbızla büyük bir itinayla alıp, hurufat çekmecesinden yenisiyle değiştiriyordu. OÖA –gğ gibi harflerin ve 6890 gibi mürekkep tutan rakamların içinde biriken mürekkepleri tek tek toplu iğnenin ucuyla temizliyor, siliyordu. Dizgileri kum pasa itinayla yerleştiriyordu. Dolan kumpası, büyük bir titizlikle kalıba yerleştiriyordu.  Bu iş hiç hata götürmezdi. Maazallah bazen harfleri kumpasa yerleştirirken yanlışlıkla bir harfi yanlış sıraya koysa ve baskıdan öylece çıksa! 

                Geçen ki sayıyı çıkarırken Reis Bey’in bir beyanatını yayınlayacaktı… Kumpasa dizdiği satırı bir okudu! Tövbe tövbe! İyi ki, kontrol etmişti. O neydi öyle! Bizim dilimizde de öyle kelimeler var ki, nereye uzatsan oraya kadar giderdi! O haliyle Reis okusaydı beyanatını!  Maazallah!

                Kumpasa harf dizmek; öyle iki dakikada kalemle yazmaya, çay içerken yapılan tatlı sohbetlere hiç benzemezdi. Kurşundan harfleri teker teker sıralar halinde asker gibi dizeceksin! Duruşları da güzel olacak! Onlara bir de anlam ve duygu yükleyeceksin!  Yoksa kim okur bu kara kara yazıları? Tekrar tekrar kontrol ederdi. Aman bir kayma, oynama olmasın diye… Bir harf hatasına dahi tahammülü yoktu. Bu işi Kütahya’ya giderek erbabından öğrenmişti!

                “Oğlum Muammer, bu iş çok ince bir iştir. Bizi kimse görmez, bilmez. Ne yaptığımızı anlamaz. Bak! Gece yarısı oldu. Herkes evinde keyfinde. Veya bir kahve köşesinde kâğıt oynuyor, çay içip çene çalıyorlar. Var mı bizden haberleri? Matbaa’nın ışıkları sabaha kadar yanar. Bilirler mi neden yanar! Neden?  Çünkü bu işlerin yetişmesi lazım. Bu iş kamu hizmeti! Yarın gazete günü. Bu gazete yarın dağıtılacak. Kim yapacak?” dedi ve cevapladı sorusunu  “Biz!”

                Çok severdi Muammer’i Ustası… Hem çalışır hem de bu işin inceliklerini öğretirdi ona.

                Kumpasa dizilen harfleri kalıba alıyor, sayfa düzenini yapıyordu. Kalıba çok önem verirdi. Okuyucu sayfayı okumaya başladığında aslında kalıbı görürdü.  Büyük bir itinayla kalıba yerleştirir, önce çevresini iple bağlar sonra da özel sıkıştırma aletleri katratlar ile kenarlarını da bir güzel sıkıştırırdı. İşinin en zevkli anları harfleri ayarlamaktı. Büyükler, küçükler, noktalar, virgüller. Sarraf gibi ince ince işlerdi.

                Çok önemliydi; Büyükler, küçükler, noktalar, virgüller…

                Hem çalışıyor, bir yandan da konuşuyordu. Sohbetleri o kadar hoşuna giderdi ki Muammer’in, ustası sürekli konuşsa bile dinlemekten usanmazdı.

                “Bir eserin müellifi vardır, herkes onu bilir ama kimse bizi tanımaz oğlum!” dedi ve devam etti. Biz matbaacılar “gizli kahramanlarız…” derken, kalıbı sertleştirmek için kalıp tahtasıyla kalıbın üzerine yumuşak hareketlerle vurarak kalıptaki dizgilerin aynı yükseklikte olmasını sağlıyordu. Hurufatı yerlerine sağlam bir şekilde yerleştiriyordu. Tak tak sesleri, matbaanın duvarlarında tur atarak geri dönüyor yeni oluşan seslerle birlikte yollarına devam ediyorlardı…

                “Ben bu harfleri asker gibi diziyor ve sıkıştırıyorum ya!”  diye başladı söze Usta… Devam edecekti ki, Muammer cümleyi tamamlamak niyetiyle : “Bilmez miyim, önümüzdeki sayı için kalıbı boz tekrar diz. Hep aynı iş.” dedi.

                Usta gülümseyerek devam etti: “Bu kalıplar hiç bozulmaz ki oğlum, yıllarca öylece kalır!” dedi.

                Muammer, hiçbir şey anlamadı. Düşündü. Ne diyecek diye de çok meraklandı. Sormadı da. Sadece bekledi…

                “Şu hurufat dolabındaki harfler var ya! Onlar mezarlıktaki ölüler gibidir. Öylece dururlar. Bizim ellerimiz onların sur’udur. Bizim ellerimizdir onları hayata döndüren…”

                “Biz bozduğumuzu, tekrar çekmecedeki yerlerine koyduğumuzu zannederiz! Hâlbuki onlar, insanların zihinlerinde hiç bozulmadan öylece kalırlar” dedi Usta.

                Muammer, büyük bir merakla Ustasını dinlemeye devam ediyordu…

                Usta: “Alfabemizin ilk harfi ne?” deyip devam edecekti ki, Muammer dayanamadı cevabı yapıştırdı: “A” 

                “İşte, herkes onu öyle bilir.” diyerek sözlerine devam etti…  Usta: “Hâlbuki o, kimileri için yürek yakan bir Alev, kimileri için yıllarca kalbinde taşıdığı Aşk, kimileri için bir türlü kafasından atamadığı baş ağrısıdır.  Bu harflerin her kes için ne anlama geldiğini anlatmaya kalksam 29 yıl yetmez oğlum. Hele benim ömrüm hiç…” dedi Usta.

                “Şu hurufat dolabındaki her harfin bir hikâyesi vardır. Onlar anlatır da anlatır. Kelimeler onların kuşlarıdır. Harfler, kanatlanır uçarlar. Uçarlar da uçarlar. Yorulduklarında inerler bir yüreğe, doyasıya beslenirler. Pır pır ederler… Tekrar havalanırlar,  bazılarında iki dam la gözyaşı, bazılarında yürek sızısı, bazılarında aşk olur saplanır kalırlar orada. Sıla hasreti çekenlere memleket havası, yanık yürekleri serinleten buz gibi su taşırlar oğlum .”  dedi Usta.

                Usta demesine dedi de: Muammer’in boğazı düğümlenmiş, gözyaşları yanağını ıslatmaya başlamıştı. İçinden bir şeylerin aktığını hissetti. Ustanın ağzından dökülen kelimeler kafasının içini tırmalıyordu. Harflerin gerçekten canlı olduklarını şimdi anlıyordu. Kelimeler kelebek olmuş, etrafında tur atıyordu.

                “Harfler bizden, hatta şu etrafımızda gördüğümüz her şeyden daha canlıdır!” diye devam etti Usta:

                “Onlar kurşundan yapılmış basit şekiller değildir. Tesirleri o kadar büyüktür ki, öyle bir şekle bürünürler ki en tehlikeli canavar olur, atom bombasından daha büyük etki yaparlar.

                İktidarları devirir, yeni iktidarlar kurar, ocakları söndürür, bazen ortalığı yangın yerine çevirirler. Bazen de o kadar sevecendirler ki,  yeni yuvalar kurar, ocaklar tüttürür. Cenneti ayağınıza getirir, ortalık güllük gülistanlık olur. Savaşlar ve barışlar onlarla yapılır. Onlardır duygularımızın tercümanı! Kelimeler bizim can damarımızdır. Cümle olur, her noktaya kan taşırlar. Keder ve sevinç hamallarıdır onlar!  Asla ölü değildirler! Onlar olmasa, ölüm kelimesini de yazamaz ve ölümü bile anlatamayız. Hayat kelimesini de yazamaz, hayatı da anlatamayız. Onlarsız hiçbir şeyin anlamı olmaz. Uzattım biraz… Başını ağrıttım ama son bir iki söz daha edeyim… Ağzımızdan çıkan kelimelere dikkat etmemiz lazım! Kelimeyi nasıl söylersek öyle çıkar ağzımızdan… Takındığımız tavra göre şekil alıp anlam kazanır. Dilimiz var ya dilimiz!  Bu harfler, kelimeler onunla ulaşır kulaklara… O canlandırır bunları… O söyler kelimeyi. O kurar cümleyi. Kime, nasıl, nerede, ne şekilde, ne zaman söyleyeceğimize çok dikkat etmeliyiz! Ne demişler? İki dinle bir konuş! Sonra ağızdan çıkan söz, ok olur gider, bir daha geri dönmez! Bilmezler ki, çoğu kişinin çektiği dilindendir. Harfler kurşundan yapıldığı için ağır olur. Bir de değdiği yerde leke bırakır. Onlarla kelime ve cümle oluştururken çok dikkat etmeli! Başta söylediğim gibi, hurufat çekmecesindeki harfler, Sur’u bekleyen ölülerdir. Kim mezara girip de çürümüş Muammer? Onlar, toprağa düşen tohumlardır. Filizlenir, büyür, birer çiçek olur, Gündöndü’ler gibi yüzleri hep bize dönük, öylece bakarlar…” dedi ve sustu.

                Son sözlerini söylerken sesi titremeye başlamıştı… Belli ki, Ustanın içinde de bir şeyler kabarıp taşmaya başlamıştı... 

                Artık kafasının içinde, Ustasının konuştuğu kelimeler vızır vızır uçuşuyordu.  Bu güne kadar harfleri bu kadar canlı hissetmemişti. Harflerin canlılığı bu kadar güzel anlatılamazdı. Bazı kelimeler o kadar güçlüydü ki, kafasının içini kemiriyor, yiyip bitiriyordu Muammer’in…

                Usta, kalıpla uğraşmaya devam ediyordu…

                Bir müddet sessiz kaldılar…

                Ustanın söyledikleri, kurduğu cümleler hâlâ Muammer’in kafasında çember olmuş dönüyorlardı…

                Boğazındaki düğüm neyse de, gözyaşları kendisini ele veriyordu. Ustasına fark ettirmeden elinin tersiyle yanağını kuruladı Muammer…

               

                Matbaada yapılacak günlük işleri düşünmeye başladı. Belki bu şekilde, kelimelerin etkisinden biraz sıyrılabilirdi.

                Sadece gazete baskısı yoktu ki! Faturalar, davetiyeler ve diğerleri… Neyse ki, onlara sıra gazeteden sonra gelecekti.

                Ama çok çalışırdı. Bu işi çok seviyordu.

                Muammer’in eli, gözü işinde; kulağı ustasındaydı. Dedim ya! Ustanın sohbeti çok tatlıydı. Ona neredeyse hayat dersi veriyordu.

               

                Kalıp bitmek üzereydi. Artık baskıya geçilecekti. “Yeşil Simav” gazetesinin yeni sayısı basılacaktı. Usta önce bir iç çekti ve konuşmaya devam etti:

                “Aslında” dedi. “Ben bu işe sonradan başladım. Okul bitince belediyeye memur alınacağını duydum. Gerekli evrakları tamamlayarak imtihana girdim ve kazandım. Simav Belediyesi’nde memur oldum. Memurluk iyi hoştu da beni sıktı. Benim yaratılışıma pek uygun değildi. Sıkıldım memurluktan. Kendi işim olsun, ne kadar çalışırsam o kadar kazanayım diyerek belediyeden istifa ettim.                           

“Eynal Kaplıcaları’nın işletmeciliğini aldım. İşletmecilik iyiydi. En azından memurluktan iyiydi.  Eynal Kaplıcaları’nı çalıştırırken benim bir arkadaşım vardı, matbaacı. Fırsat buldukça Tavşanlı’ya onun yanına gider, onun çalışmasına bakardım. Orada olmaktan mutlu olurdum. Severdim orayı. Matbaa’nın havası çarptı belki. Mürekkep kokusu! Üstüpü’de tiner kokusu!  Bazen de ona yardım ederdim. Artık elime bulaşan mürekkep, üzerimde bulaşmadık yer bırakmadığı gibi gitti yüreğime bulaştı. Yetmedi, gitti ciğerlerime yapıştı. Ne mürekkep, ne de kokusu çıkmıyordu artık benden… Hepsini yürekten ciğerden atabilsem, kafamı ne yapacağım! Bazen biri gelir giderdi matbaa’ya. Bilmiş bilmiş konuşurdu. Âlemin akıllısıydı!  ‘Sen bunlarla çok haşır neşirsin. Zehirlenirsin bak ha! Bol bol yoğurt ye! Diye de akıl verirdi.’ Ben hiç oralı olmazdım. Söyleyecek lafım olmadığından değil, ağzımı bozmak istemediğimden.  Ne diyordum? …Ha, Evet,  Mümkün değil kafamdan atabilmek. Bendeki, kelimelerle anlatılmaz bir duyguydu. Yüreğime, ciğerime bulaşan o koku, beynimde de kendine bir yer bulmuş ki, çaresiz kaldım. Kurtulamadım ondan. İyice düşündüm, kararımı verdim.  Dedim ki kendi kendime. ‘Memurluk sarmadı, işletmecilik yetmedi,  bu sefer matbaacı olmaya karar verdin. Haydi hayırlısı.’

                Eşimle de yeni evliyiz.  Ona da bu konuyu açtım.  ‘Hanım’ dedim. ‘Ben matbaacı olacağım. Bu düşüncem iyi mi kötü mü bilmiyorum, fakat duygularım beni esir aldı. Şu anda yaptığım işlerden hiç zevk almıyorum.’             

                Birbirimiz severek evlendik. Bana güveniyordu. Hiç itiraz etmedi. ‘Sen nasıl istersen Bey’ dedi.  Matbaacı arkadaşım bana bu işi iyi bir şekilde öğrenebilmem için kendisinden daha iyi bir matbaa ustasını tavsiye etti. Yalnız arkadaşının Kütahya’da olduğunu ve oraya gitmem gerektiğini söyledi. ‘Olsun, eğer iyi öğreneceksem nereye olsa giderim. Ben bu işi yapmak istiyorum.’  dedim ve haliyle soluğu Kütahya’da aldım. Orada gecemi gündüzüme kattım ve işi öğrendim. Hem de bir ayda! Nasıl heyecanlıydım…  Bir an önce kendi işimi kurmak istiyordum.”

                Kalfa Muammer, hem ustasını dinliyor, hem de baskı makinesindeki tablanın son temizliğini yapıyordu. Makinenin de yağını mürekkebini son defa kontrol etti. Pedalı birkaç sefer çekerek deneme yaptı. Makine hazırdı. Bu arada bir iki de deneme baskısı yaptı. Bir tanesini de Ustasına verdi. Usta gazeteyi alıp şöyle bir baktı ve   “ Şu ikinci parağrafın baş kısmı biraz silik çıkmış Muammer! Başka bir şey göremedim, çek pedalı!” dedi.

                Artık gazetenin baskısına geçilmişti. Gece yarısı çoktan geçmişti. Muammer, gazete kâğıtlarını makinenin tablasına yerleştiriyor, sonra pedalı çekiyordu.

                Muammer, makinenin pedalını çektikçe, kurşun harfler buluşuyordu kâğıtla.

                Mürekkeple ıslanmış kurşun harfler, ıslak dudaklar gibi dokunup çekiliyordu kâğıttan…

                Her dokunup çekilmede, renkli bir ıslaklık kalıyordu kâğıtta!

                Kâğıtlarla, sert ıslak harflerin buluşması hep böyle olurdu…

                Kâğıt ve mürekkebin bir birine karışmış ve etrafa yayılan ortak rayihası neredeyse baş döndürüyordu…

                Baskı makinesi sanki tempo tutuyordu. Kâğıt sesini takip eden baskı sesi… Kâğıt sesi, baskı sesi…  Ne güzel bir tempoydu bu!

                Artık Muammer, baskı makinesiyle uyumlu bir ritim tutturmuş, kâğıdı yerleştiriyor ve pedalı çekiyordu…

                Hem makine, hem Muammer coşmuştu. Sanki çalışmıyorlar dans ediyorlardı.

                Bu birliktelik, son baskı sırasını bekleyen kâğıda kadar sürdü.

                “Baskı bitti Usta,” dedi Muammer!

                “Tamam, oğlum” dedi Ustası. “Basılanları bir serelim de sabaha kadar kurusunlar, mürekkebi çeksin kâğıtlar. Yarın da harmanlarız.” 

                Matbaaya geçici bir sessizlik, her zamanki gibi tatlı bir yorgunluk ve rehavet çöktü. Herkes bir kenara çekildi. Gazeteler bir tarafta kurumaya terk edilirken, diğer tarafta makinenin temizliği başlamıştı.

                Baskıdan yeni çıkmış olan gazeteler, yeni doğan bir bebek gibi taze ve ıslak mürekkeple sıvanıktı… Yarına kadar kuruyup ilk defa yeni bir hayata başlayacak ve okuyucularıyla buluşacak lardı…

                Günün yorgunluğunu üzerinde hissetmeye başlayan Usta, baskının bitmesiyle biraz rahatladı. Omzundaki yük azaldı.

                Mahallede ötmeye  başlayan  horozlar, ufukta beliren tan yeri ağarmasının müjdesini veriyorlardı…

                Muammer ve ustasının göz kapaklarına uzun geçen günün yorgunluğu çökmeye başladı.

                Muammer yarını düşünmeye başladı. Baskıdan çıkardığı gazeteler, gözünde canlanıyordu…

                Artık onlar, Simav’daki tüccarların, ön adamlarının masalarını, sehpalarını süsleyecekti. Kaymakam Bey’in, Reis Bey’in ellerinde pür dikkat okunacaktı…  Bir ellerinde çay, diğer ellerinde Yeşil Simav…

                Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı.

                Muammer, baskısı yapılan gazetelere son bir defa daha baktı. Ustasının sözlerinden sonra bir başka görünüyorlardı gözlerine… Yüzünü sıcak bir tebessüm kapladı… Işıkları kapattılar, çıkış kapısına doğru yürüdüler ve kapıyı kilitleyip, vedalaşarak evlerinin yolunu tuttular.

                Işıkları kapatılan matbaa dinlenmeye çekilmiş, yeni günün aydınlığını beklemeye başlamıştı…

                Usta’nın sesi kulaklarında yankılanırken, Muammer bir an önce evine varmanın telaşıyla karanlık sokakta gözden kayboldu…

                Bu arada, sabah namazına giden ihtiyarların boş caddede yankı yapan öksürük ve ayak sesleri,  ellerinde sefer taslarıyla günün ilk mesaisine giden işçilerin, aceleci ayak seslerine karışarak gecenin sessizliğini günün ilk ışıklarına hazırlıyordu…

 

                * Richard BACH: 23 Haziran 1936 doğumlu Amerikalı pilot ve yazar.