“İnsan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli!” diye bir söz vardır. Anlamı konusunda toplumumuzun derin derin düşündüğünü hiç zannetmiyorum. Halbuki barındırdığı mananın içerisinde bana göre; olumlu taraftan bakar isek; mütevaziliği, olumsuz taraftan bakar isek ümit var olmayı, çalışmanın, azmin gerekliliği gibi insan hayatını pozitif etkileyen önemli esasları barındırdığıdır. Herhalde pozitif taraftan zenginliği, makam ve mevkiyi, güzel ya da özellikli olmayı; olumsuz taraftan fakirliği, eskilerin deyimiyle düşkünlüğü ve imkansızlık sebepleri ile fiziksel olarak az aranır olmayı anlamışsınızdır. Nasreddin Hoca fıkrasındaki; “bahara bir şey diyen mi var?” misali, ortada olanlara, orta direk olanlar da bilmeli ki; rutin olmak her zaman iyidir. Bize “ortadan git oğlum, ne önden git, ne arkadan gel derlerdi” babalarımızda oradan biliyorum.
Geçen gün bir depremzedeyi dinlerken şu cümleleri söyledi: Aynı apartmanda iki, diğer yerlerde üç daire bir dükkanı olan arkadaşının iki dakika içerisinde mal varlığının yer ile yeksan olduğunu gözyaşlarıyla anlattığını söylemiş. Çorba sırasında, aynı namaz safında her rütbe ve makamın taşıyıcısını herkes ile eşitlendiği bir ortamda o kimseye hissettirdikleri için depremin vesile olması işin acı tarafı. İki üst üste ağır depremde, resmi olmayan iddialara göre, binlerce insanın genciyle – yaşlısıyla, hizmetlisiyle – amiriyle, zenginiyle – fakiriyle depremin hayattan kopardığı ve her konuda ne oldum dememeli ne olacağım diyebilmenin en yakın şahitleri değil miyiz? Bu durumu depremzedelerin yeni yeni fark ediyor olması tuhaf geldi bana. Ama bir şeyi; aslında insanlar doğarken ve çocukluğundaki zaman ile hastalık ve ölüm durumlarındaki kaderi ile hepimizin kaderinin eşit olduğunu böylelikle acı bir tecrübe ile anlamış olduk.
Mübarek ramazan ayında sahurdan iftara aç kalmanın, emri verene hiçbir faydasının olmadığını hepimiz biliyoruz. Yüce yaratıcı kendisine zerre faydası olmadığı halde neden mecburi kılmış ramazan orucu tutmayı? Hem de daha önceki ümmetlere farz kıldığı gibi. “Allah’ın hikmetinden sual olunmaz!” deriz her zaman. Bu isyan etmemek anlamında “olmaz” demektir sadece. Hikmetinin bize sağlayacağı faydalar belirlenmeli ve bilinmeli bana göre.
Bugün ramazan ayı ile ilgili benim önemli gördüğüm iki farklı tespite yer vermek isterim. Birincisi “tok açın halinden ne anlar?” deriz anlamayanlar için. Tam da burada bizim aklımıza “biz anlıyoruz!” değişinizi duyar gibiyim. Anlamak; gereğini yerine getirmek için sadece ön şarttır. Anlamayı tamamlayan en büyük faktör yerine getirmektir. Açın halinden anlamak; yılda bir kez ve bir ay oruç tutmakla anlaşılabileceği gibi dünyanın birçok bölgesinde ekseriyeti Müslüman toplumlardan oluşan insanların açlıklarını sefaletlerini; özendiğimiz, eğlenceleriyle eğlencelerini örnek aldığımız, saatlerce küçücük ekran karşısında hazzın sınırlarına dayandığımız sosyal medyanın arka yüzüne bakarak gerçekleşebilecek bir olgudur . Oruç ayı ramazanda, sadece yeme içme gibi insani fiziki özelliklerimizi kısıtlarken şeytani özelliklerimizi de kısıtlamalı değil miyiz? Bu özelliklerimizi de aç bırakmalı doyurmamalı değil miyiz? Gıybet, dedikodu, iftira, haset vb. kötü hasletleri yavaş yavaş değil, hızlıca ve bu ramazan ayını fırsat bilerek bırakmalı değil miyiz? Kendimde dahil kaydını düşeyim buraya… Ama sizde kendinizi bu grubun içerisine sayın bence az ya da çok bu topluluğun içerisindeyiz. Bu arada kendim demişken; size iyi örnek olabilmek adına, bundan on yıl önce, ramazanın ilk günü sigarayı bırakacağımı söylemiş ve o sözümde durmuştum. On yıldır Allah’a şükür sigara içmiyorum. Hadi içenler! Beni örnek alın da sevabına ben de ortak olayım.
Bundan gene yıllar önce Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun bir köşe yazısında şöyle bir cümle okumuş ve alnından vurulmuşa dönmüştüm. İkinci tespitimde budur işte. Cümle mealen şu: hayatın hengâmesinde günlerin, haftaların hatta ayların geçişini fark etmek imkansız hale geldi. Modern dünya bize zamanı unutturdu. Oruç sayesinde zamanı ve zamanın en küçük parçası “anı” yaşayabiliyoruz. Anın farkına varıyoruz. Anın bereketinden istifade ediyoruz. Hakikaten de öyle değil mi? Demirci’de bile; trafik yok, gideceğimiz yer belli, buna rağmen vaktin ne kadar çabuk geçtiğini anlayamıyoruz. Halbuki ramazan ayında oruçluyken ve iftarı beklerken anı gerçekten yaşıyor, o anda, açlığı, fakirliği, sabretmenin zorluğunu dakikalar içerisinde saatler sürercesine hissediyoruz. Bu da bana göre ne büyük manevi bereket!
Hoş geldin ramazan ayı! Sabrın ve sabredene bakışın, rahmetin ve rahmete bakışın, merhametin ve merhamete bakışın en iyi sağlandığı ay hepimize sayılanları öğretsin, sayılanları uygulatsın inşallah! Allah kabul etsin orucu hakkıyla tutanlara.
