Vaiz Muharrem DEMİR


SABIR

"...Peygamber Efendimiz (sav) "İman nedir?" sorusuna, "Sabırlı ve hoşgörülü olmak" diyerek cevap vermişti..."


                “Namaz bir nurdur, sadaka bir burhandır, sabır bir ışıktır” ( Müslim, Taharet, 1)

                İslâm'ı seçtiği için Mekke'de putperestlerin fiziki baskılarına maruz kalanlardan biri de Habbab b. Eret idi. Mesleği demircilik olan Habbab, Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr etmesi için bazen çöldeki kızgın taşlar üzerinde işkenceye tabi tutuluyor, bazen de kor ateşte iyice ısıtılan demir par çaları sırtında soğutuluyordu. Öyle ki sırtındaki bu işkence izlerini yıllar sonra bir münasebetle halife Hz. Ömer'e gösterecekti. Habbab'ın maruz kaldığı fiziki baskılar öyle bir hâl almıştı ki, O ve aynı durumdaki birkaç sahabi bir gün Hz. Peygamber'e (sav) gelip, "(Bu zulümden kurtulmamız için) Allah'ın yardımını istemeyecek misin, bizim için O'na dua etmeyecek misin?" diyerek yakınmışlardı. O esnada cübbesini yastık yaparak Kabe'nin duvarına dayanmış, dinlenmekte olan Resülullah (sav) bunları duyunca bir anda mübarek yüzleri kızarıverdi ve onlara şu telkinde bulundu: "Geçmiş ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, kemiklerinin üstündeki et ve siniri demir tarak ile taranırdı da bu (işkence) onu dininden çeviremezdi. Yine başının tam ortasına bir testere konulur, başı ikiye bölünürdü de, bu (işkence) onu dininden çeviremezdi. Allah bu dini mutlaka kemale erdirecektir. O kadar ki, bir bineği üzerinde bir kimse (yalnız başına) San'a'dan Hadramevt'e kadar, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayarak yolculuk edebilecektir."

                Bela ve musibetlere karşı direnç göstermek demek olan sabır, müminlerin hayatları boyunca en çok ihtiyaç duydukları erdemlerden biridir. Her şeyden önce sabır, tam anlamıyla iman edebilmenin ve bu imanı koruyabilmenin ilk şartıdır. Sabır, İslâm’ın on üç yıl süren Mekke döneminin en bariz vasfıydı. Sabır, İslâm'ı seçen Habbabların, Ammarların, Bilallerin her türlü baskı ve işkencelere rağmen imanlarını koruma mücadelesiydi.  Belki de bu yüzden Peygamber Efendimiz (sav) "İman nedir?" sorusuna, "Sabırlı ve hoşgörülü olmak" diyerek cevap vermişti. Bu yüzden Abdullah b. Mes'ud, sabrı  "imanın yarısı" saymıştı. Hz. Ali ise sabrı, vücuttaki başa benzetmişti. Nasıl ki, başsız bir vücudun yaşaması mümkün değilse, sabır olmaksızın imanın kemale ermesi de imkânsızdı.  

                Hayatın kıtlık, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi imtihanlarında sabretmek Peygamber sünnetidir. Elindekilerle yetinmesini bilen ve Allah’a tevekkülü elden bırakmayan Resûlullah (sav) zamanın zor ekonomik koşulları karşısında bizzat kendisi sabrederek ashâbına örnek olmuştur. Birbiri ardına üç gün buğday ekmeği yediği vaki olmayan Allah Resûlü, çevresindekilere hayatın zorluklarına karşı sabretmelerini öğütlemiştir. Bir keresinde Resûlullah (sav) Medineli bazı Müslümanlara maddî yardımda bulunmuştu. Onlar tekrar tekrar isteyince Peygamberimiz yine vermiş fakat nihayetinde yanındaki eşyalar tükenmiş ve şöyle buyurmuştu: “Şayet yanımda bir mal olsaydı onu sizden esirgeyerek yanımda tutmazdım. Ama kim iffetli olmak isterse Allah ona iffet bahşeder. Kim bunlara tenezzül etmezse Allah onu zenginleştirir. Kim sabrederse, Allah ona dayanma gücü verir. Kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ikram verilmemiştir.”

                TEVEKKÜL

                Sevgili Peygamberimiz (sav), Yüce Allah'tan hicret iznini aldığı günün öğlen vakitlerinde Hz. Ebu Bekir'in yanına gitti. Birlikte Medine'ye doğru yola çıktıklarında, onların evlerinde olmadıklarını fark eden müşrikler her tarafta onları aramaya başlamışlardı. Allah Resülü (sav), yolculuktan haberdar olmamaları için gece yolculuğunu tercih etmişti. Yine takip edilmemek ve müşrikleri şaşırtmak amacıyla da Hz. Peygamber (sav) ve yol arkadaşı Medine tarafına değil tam aksi yöndeki Sevr Dağı tarafına yönelmişlerdi. İki yol arkadaşı oradaki bir mağarada birkaç gün saklandılar. Buna rağmen kafirler onların izini bulup mağaranın önüne gelip dayandılar. Acaba başvurdukları tedbir bir fayda vermemiş miydi? Yol arkadaşı çok endişeliydi. Çünkü müşriklerden bir grup üst üste binmiş kayalardan oluşan bu mağaranın üzerinde gezinip durduğu esnada Hz. Ebu Bekir, onların ayaklarını görmüş ve endişesini, "Onlardan birisi ayaklarının dibine bakacak olsa kesin bizi görür." sözüyle dile getirmişti. Bunun üzerine Allah'a karşı her an tam bir güven ve tevekkül içinde olan Hz. Peygamber (sav), "Üçüncüsü Allah olan iki kişiye sen ne (olacağını) zannediyorsun?" diyerek onu teselli etmiş ve Allah'ın kendilerini koruyacağına olan güvenini ve tevekkülünü göstermiştir. Arkadaşını, "Üzülme! Çünkü Allah bizimle beraber." sözleriyle teskin etmiş, Allah onun üzerine bir güven ve huzur indirmiş ve görünmez ordularıyla onları desteklemişti. Böylece Peygamberimiz gerçek tevekkülün nasıl olması gerektiğini bize öğretmişti. Çünkü onun hicreti, başlı başına bir tevekkül örnekliği teşkil etmekteydi.

                Tevekkül, her şeyin yaratıcısı, ölümsüz ve daima diri olan, engin merhamet sahibi, kullarına yardım eden bir Allah tasavvurunun sonucunda ortaya çıkan imani bir olgudur. Gerekli tedbirleri alıp sonucu Allah'a havale etmektir. Maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve alınması gereken bütün tedbirleri alıp yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra, Allah'a güvenip dayanmak ve gerisini O'na bırakmak demektir. Tüm dünyanın küçücük bir virüsün egemenliği altına girdiği şu günlerde mümin bir kalbin sığınağı tevekküldür.

                MUSIBETLER ve MÜMİN

                “Müminin hâli ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

                Allah’ın Resülü bir gün bazı sahabelerle Medine’de dolaşıyordu. Kabristanın yanından geçerken, çocuğunun kabri başında feryat ederek ağlayan bir kadına rastladı. Evlat acısına yüreği dayanmayan kadıncağızın bu hâlini gören Hz. Peygamber (sav) ona, “Allah’tan sakın ve sabret!” dedi. Kederinden onun Peygamber olduğunu fark edemeyen kadın, “Bana ilişme! Benim başıma gelen senin başına gelmedi (de ondan böyle rahat konuşuyorsun)!” deyiverdi. Bir müddet sonra oradakilerden biri kadına, onun Allah’ın Resülü olduğunu söyledi. Kederli anne özür dilemek üzere Hz. Peygamber’in kapısına geldi. Yaptığına pişman olan kadın,(Kusurumu bağışla) Allah’ın Elçisi olduğunu bilemedim.” diyerek mazeret beyan etti. Bunun üzerine Resülullah (sav) ona şu karşılığı verdi: “Esas sabır, musibetin ilk başa geldiği anda gösterilmelidir.” 

                Hz. Peygamber’in de başına benzer musibetler gelmemiş değildi. O, bu tür hadiseler karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiğini bizzat yaşayarak öğretmişti. Hastalık ve ölüm gibi musibetler karşısında Hz. Peygamber’in takındığı tavır, böyle durumlarda izlenmesi gereken tutuma işaret etmekteydi. Henüz on sekiz aylıkken hayata gözlerini yuman biricik oğlu İbrahim’in ölümü karşısında bir baba olarak o da gözyaşlarını tutamamıştı. Ölenlerin ardından, bağırıp çağırarak, feryat figan ederek, üstünü başını yırtarak, yüzünü tırnaklayarak ağlamayı (niyâhayı) kesinlikle yasaklayan Rahmet Elçisi, oğlunun vefatına ağlamasına şaşıranlara şu cevabı vermişti: “Bu, merhamettendir. Zira göz ağlar, kalp hüzünlenir. Ama biz ancak Rabbimizin razı olacağı şeyleri söyleriz. Ey İbrâhim, biz senin aramızdan ayrılışından dolayı çok hüzünlüyüz.” 

                Rahmet Elçisi, kızı Zeyneb’in oğlu öldüğünde de hem sabır ve teslimiyet, hem de şefkat ve merhamet duygularını aynı anda yaşamıştı. Hasta olan oğlunun ölmek üzere olduğunu hisseden Zeyneb babasına haber göndererek gelmesini istemiş. Peygamberimiz (sav), kızına selâmla beraber şu mesajı göndermişti: “Alan da veren de Allah’tır. Her şeyin O’nun katında belirli bir süresi vardır. Sabretsin ve sabrının ecrini Allah’tan beklesin.” Akabinde kızı tekrar haber yollayıp bu sefer mutlaka gelmesini isteyince Resülullah (sav) yanındakilerle beraber kızının evine gitmişti. Kucağına aldığı çocuk can çekişiyordu. Resûlullah’ın (sav) gözleri yaşarmıştı. Sa"d b. Ubâde, “Bu nedir yâ Resûlallah?” diye sorunca, Peygamber Efendimiz, “Bu, Allah"ın, dilediği kullarının kalbine koyduğu merhamettir. Allah, ancak merhametli kullarına rahmet eder.” buyurdu.

                Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır. Hiç şüphesiz ki bu geride kalanlar için büyük bir acıdır. Her insan er ya da geç bu gerçekle yüzleşecektir. Bununla birlikte insanoğlunun başına gelen sıkıntılar ölümle sınırlı değildir. Hayatın türlü türlü meşakkatleri vardır.

                Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre Allah Resülü (sav) bir gün ashabıyla sohbet ederken elindeki değnekle kumun üzerine bir kare çizer. Karenin ortasına bir çizgi çizerek iki yanına ona bitişen küçük çizgiler ekler. Karenin dışına da başka bir çizgi çizerek bunun ne olduğunu ashabına sorar. Sahabe, “Bunu en iyi bilecek, Allah ve Resülü’dür (sav).” deyince Sevgili Peygamberimiz (sav) kumun üzerine çizdiği bu şekli şöyle açıklar: “Bu karenin ortasındaki şu çizgi insandır. Onun yanındaki küçük çizgiler, insanı her yönden saran musibetlerdir. Bunlardan birisi ona isabet etmezse diğeri isabet eder. Kareyi oluşturan kenar çizgileri, insanı kuşatan ecelidir. Karenin dışında kalan çizgi ise insanın ümit ve hayalleridir.” 

                İnsan, yaratılışı gereği sevinci, hüznü, neşeyi, kederi birlikte yaşayan bir varlıktır. Hayatı boyunca sevincine vesile olan birçok olayla karşılaştığı gibi üzülmesine yol açacak olaylarla da yüz yüze kalır. Diğer canlılar gibi o da fiziksel ve ruhsal sıkıntıların yanı sıra doğa olaylarından, diğer canlılardan veya hemcinslerinden gelecek tehlikelere maruz kalabilir ve bunlara karşı tedbirli olmak zorundadır. İşte bu tehlike ve musibetlerle karşı karşıya kalan mümin insan, kendini ayakta tutabilecek bir inanca ve dirence sahip olmalıdır. Çünkü o, yaşadığı dünyayı imar etmek, insanlığı ihya etmek ve ahretini mâmur etmekle yükümlüdür. Başına gelebilecek tehlikelere karşı elinden gelen bütün tedbirleri aldıktan sonra kaçınılmaz felâketlere maruz kalırsa önce sabır, sonra azim ve irade ile hareket etmelidir. Mümin insan sabır ve tevekkül sahibidir. O, başa gelen musibetlerin birer imtihan ve sınanma olduğunu Yüce Allah’ın Kitabı’ndan öğrenmiştir.

                On bir ayın sultanı Ramazanın sonuna yaklaşırken bayramı karşılayacağız inşallah. Elbette bu zor ve sıkıntılı zamanlar Allah’ın lütfu ve yardımı ile atlatılacaktır. Peygamber Efendimiz (sav) “Allah indirdiği her hastalığın muhakkak şifasını da vermiştir” (Buhari, Tıb, 1) buyuruyor. Önemli olan insan oğlunun sıkıntı ve zorlukla nasıl mücadele ettiği, selamete çıktığında geride ne bıraktığı ve geleceği ne şekilde inşa edeceğine dair düşünceleridir.                        

                Kaynak: HADİSLERLE İSLÂM