Halıkent

Yaşar ATLI


Tekaüt

"...Bana sorarsanız tekaüt kelimesi güzel bir kullanım değil. Zira kelimenin kök anlamı oturma manasına geliyor. Artık sen tekaüte ayrıldın otur oturduğun yerde gibi bir mana çağrıştırıyor. Hâlbuki emekli kelimesi daha saygılı ve hak bilir bir ifade. Bana sorarsanız –ki sormayın- tatil kelimesi de güzel bir kullanım değil. Zira atalet manasına geliyor ve tembelliği çağrıştırıyor..."


      Emekli bir öğretmen arkadaşım şöyle bir tecrübesini benimle paylaşmıştı vakti zamanında. Hocam, çalışan insanlar genelde şöyle düşür. Eğer camiye namaza düşkün birisi ise emekli olduğumda hep camiye gideceğim der. Gerçekten de emekli olduğunda bir süre beş vakit camiye gider. Fakat bir süre sonra sıkılır. Çünkü bütün gününü bu şekilde dolduramamaktadır. Emekli olan kişi eğer ehl-i kahve birisi ise bir süre kahvehaneye devam eder. Arkadaşlarıyla doyasıya sohbet eder, oyun oynar. Fakat bir süre sonra günlerin sadece pişpirik oynayarak geçmediğini görür, sıkılır. (yanlış anlaşılmasın. Şimdi birisi çıkıp hoca camiye gitmek sıkıcıdır dedi gibi olayı tersten anlamasın. Camiye gitme dışında bir iş yapmıyorsa o boş vakitlerinde sıkılır. Boş vaktin altını çiziyorum.)
      Tekaüt kelimesi eskiden emekliye ayrılma manasında kullanılırdı. Halk arasında tekavut, tekavüt şeklinde de ifade edildiğine siz de şahit olmuşsunuzdur. Sözcüklerin de bir ömrü olmuş olacak ki artık tekaüt kelimesi emekliye ayrılmıştır. Evet, evet dilin de bir hayatı vardır. Ve bazı kelimeler zamanla öldüğü gibi bazıları da ölü doğar. Tilcik kelimesinde olduğu gibi.
       Bana sorarsanız tekaüt kelimesi güzel bir kullanım değil. Zira kelimenin kök anlamı oturma manasına geliyor. Artık sen tekaüte ayrıldın otur oturduğun yerde gibi bir mana çağrıştırıyor. Hâlbuki emekli kelimesi daha saygılı ve hak bilir bir ifade. Bana sorarsanız –ki sormayın- tatil kelimesi de güzel bir kullanım değil. Zira atalet manasına geliyor ve tembelliği çağrıştırıyor.
      Emekli maaşı almak, uzun yıllar çalıştıktan sonra dinlenmek elbette güzel şeyler. Çünkü geleceğini garantiye almış oluyor. Elin eline bakmam mayişimi oturur yirim diyen birçok insan duymuşumdur.
Buraya kadar güzel. Bu yazıyı bundan sonrası için yazdım.
Geçenlerde eczaneye gitmiştim. Şöyle bir konuşmaya şahit oldum.

  • Bizim oğlan şu ilaçları ver bakiim?
  • Tamam amca sen biraz otur ben bilgisayardan bakayım?
  • Off.. ahhh.. tühh…
  • Amcacığım bu ilaçlar elinizde mevcut görünüyor. Henüz bitmemiş gözüküyor.
  • Haaa… Öyle miymiş? Tamam yavrum çok sağ ol.

      Böyle konuşmalara siz de şahitlik etmişsinizdir. Muhterem amcamız evindeki ilaçlar henüz bitmeden neden ilaç almak istiyor. Ya ilaçları fazlasıyla kullandı ki bu faydadan ziyade zarar getirir. Veya fazla ilaç göz çıkarmaz deyip dolabında istifleyecektir. Bu durum birçoğumuzun dolabında aynı maalesef. Bir süre sonra da bu ilaçların zamanı geçmiş, hooop çöpe.
        Hayatta her şey bizim için, hastalanırız da ilaç da kullanırız. Fakat görebildiğim kadarıyla şöyle bir durum var. Ben bir şey yapmayayım ilaç beni iyileştirsin. Böyle bir tıp var mı ben bilmiyorum. Belki bu konuda Hipokrat’ın şu sözünü hatırlamakta fayda var: Gıdanız ilacınız, ilacınız gıdanız olsun.
        Genel olarak emekli olan insanlarımızın önce bedenleri sonra da psikolojilerinin boşluğa düşme tehlikesi var. Yıllarca bir işte çalışmış ve her gün erkenden kalkıp işe giden bir kişi emekli olduğunda bu tempolu yaşamını birden durduruyor. Şimdiye kadarki düzenli hayatı artık yavaş yavaş düzenini yitiriyor. Emekli olduktan kısa bir süre sonra da beden çabucak çöküveriyor. Sonra da psikolojisi.
       Bu dediğim şeyler elbette her emekli olan insan için geçerli değil. Emekli olmasına rağmen bir hobisi olan, spor yapan, gezi düzenleyen, yeni yerler keşfeden, kitap okuyan, bir sanatla veya zanaatla meşgul olan, sosyal hayattan kopmayan, işe yarar tecrübelerini paylaşan insanlar sağlıklı bir yaşlılık geçiriyorlar.  
        Özellikle düzenli egzersiz yapmanın yediden yetmişe herkes için önemli olduğunu herkes bilir. Fakat ne yazık ki bizim toplumumuzda özellikle belli bir yaştan sonra kendini salma olarak ifade edilen bir durum söz konusu. Haliyle bir süre sonra birçok hastalığın anası diyebileceğim kocaman birer göbeğimiz oluşuyor. Göbek almış başını gidiyor deyince de bu Türk kası Türk kası diyor. Göbekli bir amcaya göbeğini kast ederek sordum, aranız nasıl diye. Eliyle göbeğine vurup, Allah onun canını alsın da ben de kurtulayım, dedi. Âlem insanlarız vesselam.
       Bir halk düşünürü Hüsamettin Amcanın da dediği gibi ihtiyarlık kapıya konacak şey değil ama neylersin gelip can evimize konuyor. O zaman, geleceği varsa göreceği de vardır deyip kaliteli bir yaşlılık geçirmeye bakacağız.
       Sözün burasında tutup falanca ilim adamı seksen yaşında şu kitabı yazmıştır, filanca bilim adamı doksan yaşında şu buluşu bulmuştur demenin zait olduğunu düşünüyorum. Fakat herkesin de kendi çapında insanlığa bir armağan bırakabileceğine inanıyorum. Mesela bir ağaç dikebilir, dikilmiş bir ağaca, bir sokak hayvanına su verebilir, bir sivil toplum kuruluşunda veya dernekte görev alabilir, yorulmuş yıkılmaya yüz tutmuş bir çeşmeyi onarabilir. Yanlış anlaşılmasın, yaşlılarımıza iş buluyor değilim. Fakat bir şeyle meşgul olmanın insanı mutlu ettiğini düşündüğüm için bu örnekleri yazdım.  Bu meyanda hocalarımın şu sözünü hatırladım. Bize nasihat ederlerken derlerdi ki bazı mesleklerin emeklisi olmaz rahmetlisi olur. Bu hocalarımın felsefesi şuydu: “Beşikten mezara kadar çalışacaksın.”
       Bir başka halk düşünürü Aga Emmi derdi ki Köyün kocasına hayvan güttürürler, şehirlinin kocasına torun baktırırlar”. Rahmetli İsmail Efendi de derdi ki ben torun bakmaya karşıyım. Zaten çocuklarına zar zor bakmış büyütmüş, tam hayatın tadını çıkaracak hadi bakalım torunlara da bak, vallaha bakmam billaha bakmam.
       Şaka maka bir yana da yaşlanıyoruz be! Şeytan diyor ki elden ayaktan düşmeden al bi motosiklet gez dünyayı. Annem de diyor ki uyma o kör şeytana, düşer kolunu, bacağını kırarsın. Canım annem sen de yaşlandın, elinden gelse beni hâlâ kundaklara saracaksın ama bak ben de yaşlanıyorum.
       Bir insan için en büyük korku hayat arkadaşını kaybetmektir. Bir yerden geçiyordum, baktım bir evin önünde cenaze arabası. Cenazeyi yıkamışlar, helallik alıp camiye götürecekler. Evden yaşlı bir teyze çıkardılar, kadınlar koluna girmiş zar zor yürüyor. Ağır ağır merdivenlerden indi geldi cenazenin başına, eğildi, ağlamaklı bir şekilde dedi ki ‘ben senden razıyım, hakkım yerden göğe kadar helaldir.’ Daha önce Cemal Süreya’nın bir dizesini yazmıştım; hayat kısa, kuşlar uçuyor, diye. Şimdi de Füruğ Ferruhzad’ın bir dizesi gelip gelip duruyor dilime: Kuş ölür, sen uçmayı hatırla.
      Gittikçe artıyor yalnızlığımız. Bunun sebeplerini, sonuçlarını düşünmemiz ve konuşmamız lazım. Yalnızlık ciddi bir problem ve dahası ciddi problemlere sebep olacak bir problem. Bu konuda çok şey söylenebilir ama uzatmak da istemiyorum. Sadece bir alimin bir cümlesi aklıma geldi onu yazayım. İnsan sosyal bir varlıktır.
       Allah sizi inandırsın bu yazıyı böyle bitirmek istemezdim. Tarifsiz duygular içindeyim. Yahya Kemal’in ömrünün kemalinde yazdığı şu beyitle bitireyim.


Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
Bir çare yok mudur buna ya Rabbe’l alemîn!

YAZARLAR