
Yoğun bir savaşı geride bırakınca insanın üstüne bir mayışma çöker. Miskinlik tepeden tırnağa esir almaya çalışır insanı. Bir fırsatını bulsa… Öteden beri kendiliğinden oluşmuş biyolojik saatim pek izin vermese de beden yorgun düşünce insan teslim oluyor.
Altın meşe renkli panjurlara vuran yağmurun sesiyle uyanan eşim, yağmur sevdamı bildiğinden:
“Kalk, kalk!”
“Ne var, ne oldu?”
“Kalk kalk, yağmur yağıyor!”
Uykum derin değildir fakat, üç dört gündür sabah sporuna çıkınca yoruluyorum ki, uykuya teslim olmuş beden.
“Hani, yağmur nerede? Ne yağmuru?”
“Kalk kalk, duymuyor musun?”
“Ne sesi? Hiçbir şey duymuyorum ben.”
“Nasıl duymuyorsun? İyi dinle, tıp tıp diye vuruyor!”
Yağmur sesiydi… Panjurlara vuran yağmur damlaları beni hayata davet ediyordu. Ne güzel! Yatağımdan doğruldum, kulak kabarttım. Gerçekten yağmur yağıyordu.
Yağmurun yağışı, yağmur altında ıslanmak çocukluğumdan beri dayanılmaz bir keyiftir benim için. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda kaç kez yağmur altında iliklerime kadar ıslanıp bundan tarifsiz bir haz aldığımı hatırlarım. Yağmur ne kadar yoğun yağarsa yağsın, dakikalarca altında durur, ıslanmaktan bambaşka bir mutluluk duyardım.
O yıllarda, deli kanım damarları çatlatacakmış gibi deli deli akardı. Bu yaşım ise havadan nem kapan bir yaş. Yağmur altında kalmak, akli melekeleri kaybetmektir, en azından görenler öyle düşünür.
Aylar, aylar olmuş, Salihli’ye tek damla yağmur yağmamıştı. Büyük şehirlerin su ihtiyacını sağlayan barajlarında suyun tükenmek üzere olduğunun haberlerini duyuyordum. Yağmura hasret topraklar, yağmura hasret ben… Toprak susuzluktan çatlamış, ben de yağmur özlemiyle her gün biraz daha eriyordum.
Yağmur yağmalı, yağmalı yağmur. Çünkü bilirim ki su yoksa hayat da yok olacak, dünya da yok olacak. Sen yoksan börtü böcek olmayacak; evcil, yabanıl hiçbir hayvan kalmayacak; ağaçlar kuruyacak, insanlık âlemi yok olacak… Her şey yok olacak. İnsanlar yok olursa, hayatın bir anlamı kalacak mı? Peki sevgili iklim krizi ne geçecek eline? Mutlu mu olacaksın, zil takıp oynayacak mısın? Unutma: İnsan yoksa senin de hiçbir kıymetin kalmayacak.
Üstümde pijama olduğuna aldırmadan, iki sefer kilitlenmiş daire kapısını açıp yirmi basamaklı merdiveni uçarcasına indim ve yağmurun altında buldum kendimi. Yağmur yağdı, ben ıslandım; ıslandıkça keyif aldım, keyif aldıkça ıslandım. Eşim cam balkona çıkmış:
“Ne yapıyorsun sen? Hasta olacaksın, deli misin?” diye üst üste aynı cümleleri kuruyordu. O bir şeyler söylerken boyuna, ben hiç aldırmıyor, yağmur altında özgürlüğümü yaşıyordum, çocukluk günlerimde olduğu gibi. Yağmur yağıyor, ben ıslanıyordum. Yağmur altında çocukluğuma, ilk gençlik yıllarıma gidip geliyordum.
Yaşlı dünyanın bozulan doğal dengesi, iklim kriziyle birlikte hayatı müthiş etkiliyordu. Çocukluğumda diz kapağıma kadar yağan karlar yağmaz olmuştu. Eğilip kana kana suyunu içtiğim dereler kurudu; yazı bırakın, kışın bile akmaz oldu artık. Aç gözlü kapitalist, güzel olan her şeye savaş açmış; denizleri, ormanları, yaşam alanlarımızı hoyratça yok ediyor. Böyle giderse yarınlarda hiç yağmur yağmayacak.
Eşim:
“Yeter, gel artık! Gel, hasta olacaksın! Sana diyorum sana!” diye sesleniyordu durmadan.
O “gel” dedikçe ben duymazdan geliyor, yağmur altında ıslanma sevdamı yaşıyordum özgürce.
Birden kronik bronşitim aklıma düşününce, kora basmışçasına ıslanmayı bırakıp apartmanın çıkıntısının altına sığındım; üstümde başımda kuru yer kalmış gibi. Birkaç dakika, yağmur damlalarının bir nizam içinde toprakla kucaklaşmasını izledim. Sonra gözümü yağmurdan alıp apartmanların balkonlarına, pencerelerine baktım: Oğul uşak, bit yavşak misali herkes heyecanla benim yağmur altındaki halimi ve eşimin bana seslenişini izliyordu.
Aylardır yağmayan yağmur, beni kara kaygılara gark etmiş olmalı ki yağmuru görür görmez sokağa çıkarak yağmurun altına bıraktım kendimi…
Kasım 2025 / Salihli
