Menü Halıkent Bölge Gazetesi
Ahmet Tevfik Selçuk

Ahmet Tevfik Selçuk

Tarih: 19.10.2026 12:20

DEMİRCİ’NİN TARİHİ BÖLÜM -12- İSKANLAR

Facebook Twitter Linked-in

    Nahiyelere bağlı köylerin isimlerini salnamelerde bakarken daha sonra Bardakçı – macır, muhacır – köyünün ismini göremeyince bir şehrin geçmişini çalışan zatın o şehirde doğup yaşayan birinin olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anladım. 
    Demirci kazasıyla ilgili muhteşem bir çalışma yapan E. Gökmen, evraklara bağlı yaptığı çalışmada elbette Bardakçı köyünü ve özelliğini bilmesi tesadüflere bağlıydı. 
    Bardakçı köyünün ahalisi örf ve adetlere bağlı, dindar, devletine daima bağlı kalmış, çalışkan insanlar olup 1912 Balkan Harbi’ni takiben Anadolu’ya hicret etmiş, Rodop Dağları’nın mert insanları olan Pomak asıllı Osmanlı vatandaşlarıydı. 
    İttihat ve Terakki Partisi’nin aptal ve ahmakça politikaları sebebiyle çıkan 1911 Balkan Harbi neticesinde Meriç Nehri’nin batısındaki toprakları ne yazık ki kaybettirdiler. 
    Balkan Harplerinin kurmay başkanı olan Feyzi Çakmak’ın hatıralarında geniş olarak yazdığına göre Priştina, Üsküp ve Selanik halkı orduya yardım etmezler. Ama Rodop Dağları’ndaki Pomaklar orduyla beraber savaştıkları gibi Rodopları Bulgarlara dar ederek ordunun düzenli bir şekilde geri çekilmesini sağlarlar. Savaş sonrasında yapılan sulh anlaşmasıyla Bulgar hakimiyetine geçen Rodop’da Yahudilerin Gazze’de yaptığı zulümleri aratmayacak şekilde zulüm yapmaya başlarlar.
    Osmanlı Devletimiz bu duruma müdahale ederek isteyen Pomak ahalisini Anadolu’ya alarak alıştıkları iklim şartlarına uygun coğrafyaya iskân edip, topraklandırıp evler vererek iskanlarını sağlar. 
    Nahiye ve köy olarak isimlendirilen meskûn mahallerin yanı sıra sülalelerden ayrılıp kopmuş olan bazı büyük yörük ailelerin kışın oturup yazın hayvanlarını otlatmak için yaylaya çıkan köylerinin dam denilen (Alaybey damları gibi) yerlerde mec-buri iskana (Belirli bir araziye mecburen yerleştirmeye) tabii tutulduğu da olmuştur. 
    Bunun sebepleri de devletin konar - göçer hayvancılık yapan bu ailelerden alamadığı vergiyi iskân ettiği mahallelerdeyken rahatça alabilmesidir. 
    Bunun yanı sıra konar-göçerlerin nüfusları kesin olarak tespit edilemediği için asker alımlarında da silah altına alınamayan bu asker kaçaklarının eşkıyalık gibi suçlara tevessül etmesinden dolayı Efeler ve Zeybekler gibi devlet nizamına girmek istemeyen gençlerin yerleşik hayata geçirdiğinde çok daha kolay kontrol altına aldığı için mecburi iskana ağırlık vermiştir. 
    Bu aşiret veya ailelerin kışlakları kesin olarak belli olduğu gibi yaylakları da aşiretin nüfusuna göre tespit edilip komşu aşiretin yaylağına tecavüze izin verilmezdi. Bu tedbirler sayesinde eşkıyalık asker kaçaklığı oldukça azalmış olup, kışlaklarına inmeyip kaçak olan aileler yakalanıp çadırları da ellerinden alınarak hem terbiye edilmiş hem de zapt-ı rapt altına alınmıştır. 
    Bu şekilde yaşayan yörükler için 500 civarında mesken ve dam yapıldığı salnamelerde zikredilir. İskan edilen bu yörüklerin damları idari taksimatlarda görülmemektedir.
    Bir devletin bekası ve gelişmesi için şart olan unsurların başında elindeki imkanları ve imkanların kalitesini bilip ona göre hareket etmesi olmazsa olmazıdır. Tarih boyunca büyük medeniyetler daima yerleşik hayata geçip yerleşik hayatın gerekliliklerini yerine getiren millet veya topluluklar tarafından gerçekleştirilmiştir. 
    Sosyoloji ilminin kurucusu olarak kabul edilen Tunuslu İbn-i Haldun Mukaddemesi’nin başlangıcında toplumları ikiye ayırır: Bedeviler (Biz-deki karşılığı yörükler) ve Medineliler (Medine kelimesi şehir ve şehirli demektir). Medeniyet kelimesi de medineden türetilmiş olup şehir hayatı manasına gelir. 
    Şehirlerde insanlar için çeşitli okullar ve eğitim müesseseleri vardır. Hastaneler, kütüphaneler, medreseler, sanat ve zanaat adamlarının hayatı kolaylaştıran eserleri vasıtasıyla medeniyetler doğar ve gelişir. İbn-i Haldun bunları anlattık-tan sonra şu soruyu sorar:
    “Devesinin peşinde koşup da çadırını her hafta değişik yerlerde kuran, sabit yeri olmayan bir bedeviden (yörükten) hangi kalıcı eseri bırakmasını beklersin? Bedevinin ömrü develerinden (yörüklerin koyun ve keçilerinden) aldığı süt, et ve posttan ibaret değil midir? ”
    Yörüğün yediği sütten yaptığı peynir, yoğurt ve yağ ve de hayvanının etinden ibaret değil midir? Yaşadıkları yerde hangi binayı bırakmışlar? Ta ki yerleşik hayata geçirildikten sonra medeniyeti de tanımışlar, medeniyetten istifade etmişler, devlete de o oranda güç ve kuvvet kazandırmışlardır.

    Osmanlı geç de olsa plânlı ve programlı bir şekilde son yüzyılında iskân hareketlerine ağırlık vererek yörüklerin yerleşik hayata geçmesini temin etmiştir. 
            
        DEVAM EDECEK


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —