Menü Halıkent Bölge Gazetesi
Basri GÜLER- Emekli Başöğretmen

Basri GÜLER- Emekli Başöğretmen

Tarih: 05.08.2026 10:26

FAKİRLİK VE SABIR ÇOK ZOR

Facebook Twitter Linked-in

Toros dağlarının yamaçlarına Antalya’nın tutunmuş küçük bir köy vardı. Kışları sert, yazları yakıcı olan bu köyde hayat, taşın ve toprağın diliyle konuşurdu. Evlerin çoğu kerpiçten yapılmış, kiremitleri yamalı, duvarları yağmurdan çatlamıştı. O köyde Ayşe ile Salihte yaşıyordu. Fakirlik onların yoldaşı olmuştu sanki. Ne doğru dürüst giyecekleri vardı, ne de yiyecekleri. Kış geldi mi, rüzgâr evin çatısından içeri girer, yağmur damlaları duvarlardan süzülerek küçük gölcükler bırakırdı.
Ama o evin içinde öyle bir sıcaklık vardı ki, kerpiç duvarlar yetmiyor, kahkahaları köyün dört bir yanına taşırıyordu. Fakirlik, onların yüreğine dokunamamış, sadece ceplerini boş bırakmıştı.
Ayşe, ince yüzlü, sabırlı bir kadındı. Salih ise iri yapılı, sessiz ama yufka yürekli bir adamdı. Bir de gözlerinin nuru, tek evlatları Kamil vardı. Henüz on dört yaşındaydı. Çelimsiz görünse de dağlarda açan yabani çiçekler gibi inatçı ve dirençliydi.
Kamil, köyün yamacındaki küçücük tarlada babasına yardım eder, akşam olduğunda annesinin pişirdiği çorbanın başına oturur, karnını doyururdu. Sofralarında çoğu zaman kuru ekmek, biraz zeytin ya da tarhanadan yapılmış çorba olurdu. Ama onların sohbeti, şakaları, birbirlerine bakışlarındaki sevgi, sofrayı bir ziyafet sofrası gibi zenginleştirirdi.
Köyün çocukları arasında en fakir olan oydu belki, ama kimse Kamil kadar kahkahasıyla göğe yankı salmazdı. Ayakkabıları yırtıktı, üstü başı yamalıydı ama gözlerinde bir umut ışığı yanar dururdu.
Onların evi köyün kenarında, küçük bir bahçenin içinde, eğri büğrü bir dut ağacının gölgesindeydi. Baharda o ağacın dalları çiçek açar, yazın meyve verir, kışınsa çıplak kollarıyla gökyüzüne uzanırdı. O dut ağacı, sanki bu fakir ailenin direncini anlatırdı: Ne kadar fırtına gelirse gelsin, kökünden kopmaz, yeniden filizlenirdi.
Ayşe ile Salihte bazen göz göze gelir, “yokluğumuz var ama mutluluğumuz eksik değil” der gibi gülümserlerdi. O küçük kerpiç ev, yokluğun içinde saklanan kocaman bir hazine gibiydi.
Ve işte hikâye burada başlıyordu: Fakirliğin kol gezdiği, açlığın kapı eşiğinde beklediği bu köyde; ama aynı zamanda sevginin, direncin ve kahkahanın hiç eksilmediği bir evde…
Kamil köyün en fakir çocuğuydu ama yüreği herkesten zengindi. Sabahları güneş dağın ardından doğarken, o çoktan uyanır, köyün çocuklarını oyun oynamak için çağırırdı.
Köyün meydanında toprak zeminde kurulan oyunlarda Kamil daima en önde olurdu. Top yerine bez parçalarından yapılmış eski bir yuvarlağı tekmelerler, bazen taşlarla kale kurarlardı. Çocukların arasında bir neşe rüzgârı estiren hep Kamil olurdu. Onun kahkahası öyle içten, öyle samimiydi ki, etrafındaki herkes ister istemez ona katılırdı.
Fakirliği, yırtık ayakkabıları, yamalı pantolonu hiçbir çocuğun umurunda değildi. Çünkü Kamil’in yanında kimse kendini eksik hissetmezdi. O, arkadaşlarının derdini paylaşır, ağlayan bir çocuğun gözyaşını siler, kavga edenleri barıştırırdı. Bu yüzden köyde “her-kesin kardeşi” diye anılırdı.
Çocuklar arasında oynadıkları saklambaç, birdirbir ya da taşlardan kule kurma oyunu Kamil’le daha bir zevkli olurdu. En saklanmaz yerlere o girer, en yüksek taş kuleyi o dikerdi. Yenildiğinde bile öyle tatlı gülerdi ki, kazanan sevinçten çok mahcubiyet duyardı.
Köyün yaşlıları da onu severdi. Kahvede oturan ihtiyarlar, çocukların koşuşturmasını iz-lerken Kamil’i işaret edip,
— “Şu çocuğun kalbi altın gibi… Fakirdir ama gönlü padişah kadar geniştir,” derlerdi.
Annesi Ayşe, uzaktan oğlunu izler, yüzüne yerleşen gülümsemeyi saklamaya çalışırdı. Salih ise akşam eve döndüğünde oğlunun oyunlardan tozlanmış üstünü görünce, içten içe gurur duyardı:
— “Bizim Kamil’in dostu çok, Allah dostsuz bırakmasın,” derdi kendi kendine.
Kamil’in en yakın hayali ise bir gün köyün dışına çıkmak, okula gidip okuyabilmekti. Çoğu zaman oyunların arasında bir taşın üstüne oturur, gökyüzüne bakarak hayaller kurardı. Arkadaşları yanına gelir,
— “Kamil, ne düşünüyorsun yine?” diye sorduklarında,
— “Buralardan öteyi… denizi, şehri, okulu…” der, sonra gülümseyip tekrar oyuna dalardı.
Ama kader, bazen insanın hayallerini sınamak ister. Ve Kamil’in hayatında da çok geçmeden fakirliğin ötesinde daha büyük sınavlar başlayacaktı…
Bir yaz günü, güneş dağların ardından ağır ağır yükselirken Kamil annesi Ayşe’ye ve babası Salihe’ye dönüp heyecanla söyledi:
— “Anne, baba… Ben denizi görmek istiyorum. Nolur beni denize götürün. Hep rüyamda görüyorum, gözümde hayal ediyorum. Lütfen…”
Ayşe ile Salih birbirlerine baktılar. Fakirdiler, imkânları kısıtlıydı ama oğullarının masum dileğini kıramazlardı. Onlar da çocukluklarında denizi sadece bir kez görmüşlerdi. İlkokulu bitirip köyden ayrıldıkları yıllarda kısa bir yolculuk yapmış, maviliğe dokunmuşlardı. Şimdi ise oğullarının bu isteğini yerine getirmek boyunlarının borcuydu.
Ve bir gün, yollara düştüler. Yüreğinde kocaman sevinç taşıyan Kamil, annesinin elini sıkıca tutuyordu. Uzun yolculuktan sonra deniz göründü. Sonsuz gibi uzanan mavi, güneşin altında ışıl ışıl parlıyordu. Kamil’in gözleri büyüdü, nefesi kesildi.
— “İşte bu mu anne? Deniz bu mu baba?” diye haykırdı.
Salih’nin gözleri doldu, Ayşe’nin kalbi kabardı.
- “ Evet oğlum, işte deniz…”
Kamil sevinçle kıyıya koştu. Suya ayaklarını soktu, dize kadar girip ellerini dalgalara kaptırdı. Kahkahası dalgalarla yarışıyordu. O sırada sahilde oynayan bir çocuk ona seslendi:
— “Gel buraya!” dedi. Elinde simit ve kolluk vardı. Onları Kamil’e uzattı.
— “Bunlarla batmazsın. Gel beraber açılalım.”
Kamil’in gözleri ışıldadı. O hediyeyi alır almaz küçük arkadaşıyla birlikte denize doğru açıldılar. Dalgalara karışan sevinç çığlıklarıyla yirmi metre kadar ilerlemişlerdi ki…
Birden gürültülü bir motor sesi duyuldu. Plajda bulunan herkes irkildi. Zengin, şımarık bir çocuk jetskiyle denizin üzerinde hızla süzülüyordu. Ne kuralları tanıyordu, ne insanı. Gösteriş yapmak için hızını artırıp kıyıya doğru yöneldi.
O an olan oldu. Çelikten fırlamış gibi gelen jetski, Kamil’e çarptı. Çarpışmanın şiddetiyle deniz bir anda kırmızıya boyandı. Küçük beden savruldu, kafası parçalandı. Jetskiyi kullanan çocuk hiç durmadan, arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Kamil’in yanında olan arkadaşı çığlık attı:
— “Kamiiiiiilllllll!”
Ama cevap gelmedi. Çocuk, titreyen elleriyle Kamil’i kıyıya doğru sürükledi.
Ayşe ve Salih sahilde koşuyorlardı. Ayşe’nin çığlığı, dalgaların sesini bastırdı.
— “Oğlum! Oğlum!”
Salih dizlerinin üzerine çöktü, titreyen sesiyle:
— “Kamil! Gözümün nuru! Dayan oğlum!”
Ama Kamil’in kafası ezilmişti, bedeni cansızdı. Çığlıklar sahili doldurdu. Plajda bulunan herkes toplandı. Kimisi gözyaşı döktü, kimisi çaresizce donup kaldı. 112 ekipleri kısa sürede geldi. Ama doktorun dudaklarından çıkan o kelime, bir hançer gibi Ayşe ile Salih’in yüreğine saplandı:
— “Yapacak bir şey yok… Başınız sağ olsun.”
Ana yürek paramparça oldu. Baba, yere kapanıp elleriyle toprağı yumrukladı. Oğullarının tek hayali denizi görmekti. Ve o hayal gerçekleşmişti. Ama aynı deniz, onu sonsuzluğa uğurlamıştı…
Köyün toprak yolu boyunca ağır bir sessizlik vardı. Ayşe’nin gözleri kurumuştu artık, ağlamaktan gözyaşı kalmamıştı. Salih ise omuzlarında taş gibi bir yükle yürüyordu. Kamil’in tabutu, köylülerin omuzlarında yükseliyor, her adımda ağırlığı daha da artıyordu.
Köyün çocukları, oyun arkadaşlarını son yolculuğuna uğurlamak için toplanmıştı. Hepsinin gözleri kızarmış,  kimi sessizce ağlıyor, kimi ise korkuyla bakıyordu. Daha dün kahkahalarıyla köyün meydanını çınlatan Kamil, şimdi bembeyaz kefen içinde sessizce yatıyordu.
Köyün ihtiyarları dudaklarında dualarla tabutun arkasından yürüyordu. Kadınlar feryat ediyor, “Daha çocuktun, ne günahın vardı da toprağa düştün?” diye haykırıyordu. Ayşe ise tabutun yanına sokulmuş, elleriyle tahtalara dokunuyordu. Sanki oğlunun saçlarını okşar gibi, son kez onun varlığını hissediyordu.
Mezarlığa geldiklerinde güneş yavaş yavaş batıyordu. Torosların ardına saklanan güneşin kızıllığı, gökyüzünü kan gibi boyamıştı. Sanki gök bile Kamil için ağlıyordu. Toprağa açılan çukurun başında Salih’in dizleri titredi, elleriyle yüzünü kapattı. Gözlerinden süzülen yaşlar toprağa düştü.
Küçük Kamil mezarın içine indirildiğinde, Ayşe yıkıldı. Yere kapandı, avuçlarını toprağa vurdu:
— “Oğlum! Daha denizi yeni görmüştün… Daha çocukluğunu yaşayamadan  gittin! Ah Kamil’im!”
Köyün imamı dualar okudu. Herkes “Âmin” dedi ama o “Âmin”lerin arasında acının keskinliği dinmedi. Küreklerle toprak atıldıkça, Kamil’in kahkahaları sanki uzaklara çekiliyordu. Biraz sonra mezar kapandı, geriye yalnızca bir yığın toprak kaldı.
Akşam olduğunda köyün üstüne derin bir sessizlik çöktü. Ayşe ile Salih, kerpiç evlerine döndüklerinde o kahkahaların eksikliğini ilk defa bu kadar ağır hissettiler. Dut ağacının gölgesi bile mahzun görünüyordu. Bahçedeki sessizlik, sanki bütün köyün üzerine çökmüştü.
Ayşe, evin eşiğine oturup gökyüzüne baktı. Yıldızlar tek tek yanıyordu. İçinden mırıldandı:
— “Oğlum, sen artık yıldızların arasında bir ışıksın. Biz fakirdik, ama sen kalbi zengin bir çocuk oldun. Deniz seni aldı, gökler seni bağrına bastı.”
Salih, gözlerini kapatıp hıçkırıklarını tuttu. Artık biliyordu: Fakirlik, açlık, yokluk onların yüreğini hiç yenememişti… ama kader, biricik evlatlarını denizin dalgalarında onlardan almıştı.

Ve köyde bir daha hiçbir kahkaha, Kamil’in kahkahası kadar gür ve içten yankılanmadı.    
         Basri GÜLER 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —