Hiç düşündük mü, ülke çapındaki sınavlarda en yüksek dereceleri yapan, zekâsı ve disipliniyle öne çıkan tıp fakültesi mezunları neden siyasetin içinde yeterince yer almazlar? Herkes çok iyi bilir ki tıp fakültesine girmek de o eğitimi tamamlamak da her babayiğidin harcı değildir. Peki, ülkeyi yönetme ve topluma yön verme konusunda bu birikimli insanlar neden geride durur? Siyaset kurumu onlara alan açmadığından mıdır; yoksa insan hayatının netliğiyle yetişen bu zihinler, siyasetin ayak oyunlarına ve rasyonellikten uzak dengelerine prim vermediklerinden mi dışarıda kalmıştır ?
Siyaset arenası ne yazık ki rasyonel akıldan ziyade, çoğu zaman günübirlik çıkarların ve yüzeysel uzlaşmaların gölgesinde yürür. Oysa bir hekimin eğitimi, laboratuvarın mutlak doğruları, bilimin sarsılmaz ilkeleri ve insan hayatının kutsal netliği üzerine kuruludur.
Tarihimize baktığımızda, tıp dünyasının içinden çıkan o ender şahsiyetlerin aslında bu ülkenin kurucu harcında yer aldığını görürüz. Örneğin, Milli Mücadele döneminde Atatürk’ün yanı başında duran, Sivas Kongresi’nde "Manda ve himayeyi kabul edemeyiz!" diye haykıran Tıbbiyeli Hikmet Boran bunun en şanlı örneğidir.
Hekimlerimiz geçmişte devletin bağımsızlık ateşini yakarken en öndeydiler, peki bugün neden karar mekanizmalarının ve sistemin dışına itiliyorlar?
Toplumun en yüksek akademik başarısına ve analitik zekâsına sahip bu yetişmiş beyinlerin, ülke yönetiminin dışında kalıp sadece seçim zamanlarında oy kullanmakla yetinmesi büyük bir kayıptır. Siyasi arenaya girmiş birkaç hekime rastlasak da onların konumları ülke kaderini ne kadar belirleyebilmektedir? Tıp doktorları toplumun göz bebeği olması gerekirken, onların hakir görülmesi, yaptıkları işlerin önemsenmemesi aklın alacağı bir şey değildir!
İçlerinde paraya pula tamah edenler yok denecek kadar azdır. Canımızı emanet ettiğimiz bu insanların kıymetini bilmek lazımdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz." derken duyduğu o derin güven, bizim de temel şiarımız olmalıdır.
• Benim için ideal Türk hekimi, Hipokrat yemininde yer alan insanları ilkesel olarak ve ayrımsız kucaklayandır.
• Benim için ideal Türk hekimi, canını emanet eden kişinin bir "can" olduğu gerçeğini bir an bile aklından çıkarmayandır.
• Benim için ideal Türk hekimi, ilkokula başlayan bir çocuğun öğretmenine duyduğu o katıksız sevgi ve güvenle eş değer olmalıdır.
• Benim için ideal Türk hekimi, her koşulda, kim ne derse desin ülkesine ve insanlığa hizmet edendir.
Onlar, aynen Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına eğitime birer kıvılcım olarak gönderilip birer ateş topu olarak dönen Sadi Irmaklardır... Onlar, Mardin’in bir köyünden çıkıp kazandığı Nobel Ödülü ile Türk hekimliğinin ve biliminin adını dünyaya altın harflerle yazdıran Aziz Sancar’dır. O Aziz Sancar ki, laboratuvarda sabahladığı gecelerin ardından "Beni bu ödüllere ulaştıran, Cumhuriyetin bana sağladığı parasız yatılı eğitimdir." diyerek vefasını ülkesine ödeyen bir bilgedir. Tıpkı onun gibi, salgın dönemlerinde canını dişine takıp laboratuvardan çıkmayan binlerce hekimimiz bu toprakların gerçek asaletini temsil etmektedir.
Otuz yedi yıl eğitimcilik yaptım. Bir çırpıda sayacağım belki on beş, belki yirmi tıp doktoru olan öğrencim vardır; bir araştırmayla bu sayının yüzlerle ifade edileceğini biliyorum. İnanıyorum ki onlar da öğretmenleri gibi insanları dil, din, ırk ayrımı gözetmeden kucaklarlar. Onlar da Hipokrat yeminine sıkı sıkıya bağlı gerçek birer İNSANDIRLAR.
"İnsan" derken altını çizerek, büyük harflerle yazıyorum... Çünkü insan olmak öyle kolay değildir; insani ilişkilerin bu kadar kokuştuğu, dalkavukluğun ve yalakalığın prim yaptığı bir çağda "insan kalabilmek" çok değerlidir. Sadece yürümekle, konuşmakla insan olunmuyor.
Atatürk’ün göz bebeği doktorlarımız her daim başımızın tacı olması gerekirken; "Artık doktor dövebiliyoruz." diyen cehaletin ve görgüsüzlüğün iyiden iyiye çığırından çıkması, hakiki bir devlette kabul edilebilir şey değildir. Bu toplum ne ara bu kadar kuraklaştı? Görevi başındayken hasta yakınları tarafından katledilen Doktor Ersin Arslan’ları, Doktor Ekrem Karakaya’ları ne çabuk unuttuk? Can kurtarmak için uykusuz nöbet tutan bir hekimin acil servis kapısında hunharca şiddete uğraması, sadece o hekime değil, toplumun yaşama iradesine indirilmiş bir darbedir.
Hakiki bir devlette hukuk normları işler. Devletin savcısı resen soruşturma açıp gerekli müeyyideleri vakit geçirmeden derhal uygulamakla yükümlüdür. Hukuk normlarının ve niteliğin egemen olduğu demokratik ülkelerde böyle bir vandallığı kimse aklının ucundan bile geçiremez. Hemen her gün hastanelerde saldırıya uğrayan sağlık çalışanlarının bulunması, ne yazık ki cehaletin şımartılmasından başka bir şey değildir.
Bu, cehalet rejiminin ve kadir bilmezliğin doğrudan sonucudur, biliyor musunuz? Yetiştirmek için servetler harcadığımız, üzerine titrediğimiz en nitelikli evlatlarımızın "Gidenin arkasından ağlamayız." denilerek bavullarını toplamasına, başka ülkelerin hastanelerine şifa dağıtmaya gitmesine göz yumuyoruz. Kendi ellerimizle tavanımızdaki o billur avizeleri indirip yerlerini zifiri bir karanlığa bırakıyoruz.
Kim ne derse desin, canımızı emanet ettiğimiz doktorlarımız bizim milli değerimiz, paha biçilemez kıymetimizdir. Tanrı ne onlara muhtaç etsin ne de eksikliklerini gösterip bizi karanlıkta bıraksın...
Onlar, bu toplumun karanlığını aydınlatan en müstesna ışıklardır.
Ocak 2025 / Salihli