İnsan, hayatı boyunca kendisine şu soruyu sorar: Ben kimim, neden varım ve nasıl yaşamalıyım? Bu soruların cevabını ararken kimi zaman kitaplara, kimi zaman insanlara, kimi zaman da kendi iç dünyasına yönelir. Oysa insanın varoluşuna dair en derin cevaplar, kalbine ve ruhuna hitap eden ilahi mesajda saklıdır. İşte İslam, insana yalnızca neye inanacağını değil, nasıl yaşayacağını da öğreten bir hayat yoludur.
İslam, insanın dünyaya gelişini anlamlandırır. Hayatın sadece doğumla başlayıp ölümle sona eren bir yolculuk olmadığını; insanın bu dünyada bir emanet taşıdığını, iyilik ve güzellik için sorumluluk üstlendiğini hatırlatır. Bize hem dünyayı imar etmeyi hem de gönüllerimizi mamur hâle getirmeyi öğretir. Bu yüzden İslam, yalnızca camide veya ibadet anlarında yaşanan bir din değildir. O, insanın evine, işine, ailesine, komşuluğuna, ticaretine, dostluğuna ve bütün hayatına anlam katan bir değerler bütünüdür.
İslam'ın insanlığa getirdiği en büyük güzelliklerden biri, insanın değerini sahip olduklarıyla değil, taşıdığı sorumluluk ve ahlakla ölçmesidir. İnsan; makamıyla, servetiyle, şöhretiyle veya mensup olduğu toplumla değil, kalbindeki samimiyet ve hayatındaki güzel davranışlarla değer kazanır. Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle, “Allah katında en değerli olanınız, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (1)
Bu anlayış, insanı insana karşı üstünlük kurma arzusundan kurtaran büyük bir huzur kapısıdır. Çünkü herkesin aynı değere sahip olduğu bir dünyada kimse başkasını küçümseyemez, hor göremez, dışlayamaz. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu yerde adalet güçlenir, merhamet çoğalır, kardeşlik kök salar.
İslam'ın güzelliği, büyük sözlerden önce küçük ve samimi davranışlarda kendisini gösterir. Bir anne babaya gösterilen hürmette, bir çocuğun başını okşayan elde, yaşlı bir insanın hâlini hatırını sormakta, komşunun kapısını çalıp hâlini sormakta, alışverişte kimseyi aldatmamakta, emanete sahip çıkmakta, ihtiyaç sahibinin derdine ortak olmakta… Bazen bir tebessüm, bazen bir özür, bazen de kimsenin görmediği bir iyilik… İslam, hayatın tam da bu küçük anlarında kendisini görünür kılar. Çünkü güzel ahlak, yalnızca anlatılan bir değer değil; yaşandığında başkalarının kalbine dokunan bir hakikattir.
Bugün dünyamızın en büyük problemlerinden biri de belki budur. Bilgi çoğalıyor ama hikmet azalabiliyor. İmkânlar artıyor fakat gönüller birbirinden uzaklaşabiliyor. İnsanlar birbirleriyle daha kolay iletişim kurabiliyor ama birbirlerini anlamakta zorlanabiliyor. Hızın arttığı, fakat huzurun her zaman aynı ölçüde artmadığı bir çağda yaşıyoruz. Böylesi bir zamanda İslam'ın rahmet ve merhamet mesajına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Fakat bu mesajı insanlara ulaştırmanın en etkili yolu, yalnızca konuşmak değil; onu hayatımızda gösterebilmektir. Çünkü insanlar çoğu zaman söylediklerimizden önce nasıl yaşadığımıza bakar.
Bu güzellikleri geleceğe taşımanın yolu ise çocuklarımızın gönül dünyasına dokunmaktan geçiyor. Yaz Kur’an kurslarında eğitim gören yavrularımız, bu günlerde Kur’an’ın rehberliği ve dinimizin güzel değerleriyle buluşuyor. Onlara yalnızca bilgi değil; sevgi, merhamet ve güzel ahlak kazandırmak, geleceğe bırakabileceğimiz en kıymetli miraslardan biridir. Çünkü bir çocuğun gönlüne yerleşen güzel bir değer, yarının dünyasında iyilik olarak karşılık bulacaktır.
Bir Müslüman dürüstlüğüyle güven veriyorsa, adaletiyle gönül kazanıyorsa, merhametiyle yaralara dokunuyorsa, güzel ahlakıyla çevresine huzur taşıyorsa, işte o zaman inandığı değerleri sessiz ama güçlü bir şekilde anlatıyor demektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Benim hayatımda İslam nasıl görünüyor? Evimizde nasıl bir insanız? İş yerimizde nasıl davranıyoruz? Alışveriş yaparken, borç verirken, borç öderken, bir anlaşmazlık yaşarken, bize karşı hata yapan bir insanla karşılaştığımızda nasıl davranıyoruz? Bizi hiç tanımayan biri, yalnızca bizim davranışlarımıza bakarak İslam hakkında nasıl bir fikir edinirdi?
Bu sorular, hepimizin üzerinde biraz düşünmesi gereken sorular…
Çünkü İslam'ı sevdirmek için her zaman büyük işler yapmamız gerekmiyor. Bazen bir insanın kalbini kırmamak, bazen hakkımızdan vazgeçmek, bazen affetmek, bazen de hiç kimsenin bilmediği bir iyiliği yapmak yeterlidir. İyilik, samimiyetle birleştiğinde insanın gönlünde iz bırakır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de Müslümanın hayatında rehber olacak iki temel kaynağa dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bıraktım. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.” (2)
Öyleyse İslam'ı sadece konuşulan bir değer olmaktan çıkarıp yaşanan bir hakikate dönüştürelim. İmanımızı güzel ahlakla, ibadetimizi samimiyetle, bilgimizi hikmetle, gücümüzü adaletle buluşturalım. Gittiğimiz yerde huzur, bulunduğumuz yerde güven, dokunduğumuz gönüllerde iyilik bırakalım.
İslam, hayatımızın bir parçası değil; hayatımıza anlam veren bir rehberdir. Onu doğru anladığımızda gönlümüze huzur, davranışlarımıza ölçü, ilişkilerimize merhamet ve geleceğimize umut verir. Belki de en güzel tebliğ, insanlara “İslam budur.” demekten önce, “İslam'ı yaşamak ne güzelmiş.” dedirtebilmektir. Çünkü insanın ardında bıraktığı en kıymetli miras; malı, makamı veya şöhreti değil, dokunduğu gönüllerde bıraktığı güzel izlerdir.
Ne mutlu, inandığı güzellikleri hayatına taşıyabilenlere… Ne mutlu, gönül kırmak yerine gönül yapmayı, üstün gelmek yerine iyilik yapmayı, öne çıkmak yerine faydalı olmayı seçenlere…
Kaynakça:
(1) Hucurât, 49/13.
(2) Muvatta’, Kader, 3.