VATANIN KARA GÜNLERİ
Tarih, hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçek olayları bulmaya çalışmalıyız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti (bilinmezliği) ve bu noktadan cehlimizi (bilgisizliğimizi) itiraf etmekten çekinmeyelim.
Mustafa Kemal ATATÜRK
“1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta (Birinci Dünya Savaşında) yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması (mütarekename) imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, millet, yorgun ve fakir bir durumda. Millet ve ülkeyi Genel Savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarının kaygısına düşerek, memleketten kaçmışlar.
Saltanat ve halifelik mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükûmet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş, onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.
Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...”
Yukarıdaki satırlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk” adlı eserinin başlangıç satırları.
Önceki yazılarımda Kahlenberg Tepesi’nden bahsetmiştim. 12 Eylül 1683 tarihinden...
İşte o tarihten 1919 arasında tam 236 yıl var. İki yüzyıldan fazla bir zaman. Osmanlı Devleti’nin geldiği son nokta aynen yukarıda anlatıldığı şekilde.
Ve aynı şekilde devam ediyor...
Anadolu’da Türk milletinin başında devlet yok, her yer çete, eşkıya. Her eşkıya grubu belirli köyleri bölgeyi ele geçirmiş sömürmekte. Mallarını yağmalamakta, karı kız kaçırmakta. Halkta, elde avuçta bir şey kalmamış. Gençler cephelerde kalmış. Gelenler de sakat. Köylerde çift sürecek erkek sayısı çok az. Çoğunun Saban’a koşacak öküzü, Sabanının sapını tutacak eli yok. Sıtma, verem gibi hastalıklar olağan hadise.
Eşraf kesimi, “gelen ağam giden paşam” düşüncesinde. O günkü ticaretinin derdinde. Anlayacağınız işinin dümeninde...
Osmanlı’dan kalan ve Anadolu’ya geçen paşalar, yıllardır askeri kırdıran bir yenilgiden diğer yenilgiye koştukları için halkın içinde hiç bir değerleri yok. Türk halkı onlara itibar göstermediği gibi dışlıyor. Askeri üniformalarıyla halkın içine giremiyorlar bile. İtibarsızlar. Ya bir çete kıyafetiyle dolaşıyorlar ya da halkın yadırgamadığı başka kıyafetlerle. Anlayacağınız kimi zeybek, kimi köy hocası.
İstanbul işgal altında. 1918 Kasım ayında İtilaf Devletleri Harp Gemilerinden oluşan bir Donanma ile İstanbul’u işgal etmiş, Osmanlı padişahı sarayının penceresinden boğazı seyretmekte...
İzmir, 15 Mayıs 1919'da Yunan şehre girdiğinde, İzmir Valisi Kambur İzzet teslim olmuş. Yunan birliklerinin törenle ve saygı ile kabul edilmeleri konusunda gerekli yerlere talimatlar gönderiyor ve İzmir’de Müslüman Türk katliamı sürerken, Yunan taburları Aydın - Ödemiş - Salihli ve Akhisar yönünde ilerliyor.
İzmir ve çevresindeki birliklerin başındaki kişi olan 17. Kolordu Komutanı Tuğgeneral Ali Nadir Paşa, bir pencere perdesinden kopardığı beyaz bir paçavrayla Yunan’a teslim oluyor, emrindeki Türk askerlerinin silahlarını Yunan birliklerine teslim etmesi ve karşı koyulmaması için maiyetindekilere emirler yağdırıyor.
Aydın ve Manisa Rumları, Yunan ordusunun daha hızlı olmasını, Aydın ve Manisa’nın işgalinin geciktirilmemesini talep ediyor,
Ve,
Yunan, ertesi gün yani 16 Mayıs 1919 Cuma günü Urla’ya asker çıkarıyor.
22 Mayıs Perşembe günü 17. Kolordu Komutan Vekili Albay Bekir Sami Bey, Bandırma’ya gelmiş Haydarçavuş Camisi’nde öğle namazını kıldıktan sonra cami önündeki topluluğa “Haydi, silah başına! Bugün ne bir hükûmet ne de bir devlet kalmıştır. Hükûmet de devlet de sizsiniz!” diyerek halkı direnişe çağırıyor.
Balıkesir tren İstasyonu baştanbaşa Yunan bayraklarıyla donatılmış, Rum olan tren memurlarının hepsi Yunan üniforması giymiş,
Hâlâ işgale uğramamış olan Akhisar’da her yerde Yunan bayrakları sallanıyor, terziler Yunan bayrağı dikmeye yetişemiyor, şehrin merkezi şatafatlı Yunan zafer takları ile süslenmiş.
26 Mayıs 1919’da, Menemen ile Sabuncu beli üstünden iki kol halinde hareket eden Yarbay Kostantinos Çakalos komutasındaki Beşinci Yunan Alayından iki yaya taburu, Manisa’nın önüne geliyor, hiç bir direniş olmadığı gibi Manisa Mutasarrıfı onları şehrin diğer önde gelenleri ile karşılıyor ve teslim oluyor, koruması gereken şehriyle birlikte. Orduya ait depodaki toplar ve diğer silahların da yağmalanmasına göz yumuyor.
Göğüsleri kırmızı işaretli ve başları siyah kalpaklı Yunan yangın postaları tarafından Manisa ateşe veriliyor ve şehirde yangınlar başlatılıyor, binaların yüzde 91’i yakılıp yıkılıyor.
Halk katlediliyor, kadın, erkek, çoluk, çocuk yarı çıplak ve perişan bir halde dağlara, ovalara dağılıyor, biçareler yollarda Yunan çeteleri tarafından soyulduktan sonra birçoğu da katlediliyor, çok sayıda kadın, ihtiyar ve çocuk başlatılan yangınlar nedeniyle şehirden dışarı çıkamadıkları için alevler içinde yanıyor. 30 bin olan şehir nüfusu 8 bine iniyor.
Manisa merkezde, 10.700 ev, 13 cami, 2728 dükkân, 12 hamam, 19 han, 16 bağ evi, 3 fabrika, 5 çiftlik binası ve 1740 köy evi ateşe verilerek yakılıyor. 3.500 kişi ateşte yakılarak, 855 kişi de kurşuna dizilerek öldürülüyor. 300’den fazla Müslüman kıza tecavüz ediliyor ve bunların bir çoğu alınıp götürülüyor. Zarar ve ziyan o günkü parayla 50 milyon lirayı geçiyor.
Köylere baskınlar düzenleniyor, köylüler tavuk gibi boğazlanıyor.
Ve Yunan, Ege'nin içlerine doğru kanlı postalları ile Anadolu toprağını çiğneye çiğneye ilerliyor...
29 Mayıs'ta Turgutlu,
22 Haziran’da Akhisar,
23 Haziran’da Salihli,
24 Haziran’da Alaşehir, Soma, Kırkağaç,
28 Haziran’da Eşme, Kula,
15 Temmuz’da Gördes
Ve,
21 Temmuz’da Demirci işgal ediliyor.
***
Kahlenberg bozgunu yaşanalı 236 yıl olmuş ama bitti sanılan bozgun devam ediyor...
Türk milleti kırılıyor.
Yunan, 1921 Ağustos sıcağında Ankara’ya 90 kilometre mesafesi olan Polatlı’ya kadar ilerliyor.
Bu sefer Türk milleti için gidecek, sığınacak bir yer de yok.
Vatan elden gidiyor...
Ey Müslüman Türk, bunları unutma!
Unut sana ezberletilen, “tarih tekerrür eder”
“At tarihin çöplüğüne gitsin” palavralarını !
Tarih tekerrür etmez sadece anısı kalır!
Hiç bir tarihin çöplüğü yoktur ve olamaz!
Milletlerin coğrafyası vardır, kanlarıyla bulundukları coğrafyaya not düşerler.
Coğrafyasına sahip çıkanlar destan yazar, çıkmayanların da zaten tarihi olmaz.
Bu iş hep böyledir ve böyle olacaktır!
Kalın sağlıcakla.