
Demirci’nin yetiştirdiği değerli isimlerden Hasip ÇELİK, uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde İmam-Hatiplik yapmış, emekliliğinin ardından ise hayatını sanata adamış kıymetli bir isim.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Geleneksel El Sanatları Sanatçısı unvanına sahip olan Çelik; ahşap oyma (naht), ahşap yakma ve hat sanatını bir araya getirerek özgün eserler ortaya koyuyor. Geçtiğimiz günlerde eşim Tahir Bursalı ile birlikte kendisini ziyaret etmek üzere atölyesine girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey, duvarları süsleyen onlarca eser oldu. Ahşabın üzerine sabırla işlenmiş ayetler, dualar ve hat örnekleri adeta bir ömrün hikâyesini anlatıyordu. Her köşesinde emek, her ayrıntısında sabır gizliydi. O küçücük ahşap parçalarının bir araya gelerek böylesine zarif eserler oluşturduğunu görmek beni derinden etkiledi.
Mihrabın ağırlığından sanatın huzuruna uzanan bu yolculukta, teknolojinin değil sabrın izlerini taşıyan bir söyleşi gerçekleştirdik.
- Hasip Hocam, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Hayat hikâyenizden ve kendinizden bahseder misiniz?
- 1950’li yıllarda Demirci’nin Ahatlar Köyü’nde dünyaya geldim. İlkokulu köyümde, tek öğretmenli bir okulda ve 80 kişilik oldukça kalabalık bir sınıfta okudum. Daha sonra Demirci İmam Hatip Lisesi’ni 1976-1977 döneminde bitirdim. 14 Ağustos 1981 yılında görevime başladım. Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde İmam- Hatip olarak hizmet verdim. Sırasıyla Ahmetler, Yiğitler, Mithatpaşa ve Söylemiş camilerinde görev yaptıktan sonra en son Alaca Camii’nden 2022 yılında emekli oldum. Evliyim; biri kız biri oğlan olmak üzere iki evladım ve bir torunum var. Şu anda da Demirci’de yaşamaya ve üretmeye devam ediyorum.
- İmam-Hatiplik mesleğine nasıl başladınız? Bu meslek hayatınıza ve karakterinize neler kattı?
- Aslında öğretmen olmayı çok istiyordum, öğretmenlik mesleğini çok seviyordum fakat babam beni üniversiteye göndermedi. Ben de İmam Hatip Lisesi mezunu olduğum için Diyanet'in açtığı imtihanlara girdim ve 1981 yılında göreve başladım. İçimdeki o öğretmenlik ve öğretme arzusunu, yaz Kur'an kurslarında yetiştirdiğim talebelerimle yerine getirdiğimi düşünüyorum.
İmam-Hatiplik benim için yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir gönül hizmetiydi. Ancak bu görev bana her zaman çok ağır geldi. Çünkü bu bir peygamber mesleğidir; hayatınızın her alanında, her şeyinize çok dikkat etmek zorundasınız. Hâlâ üzerimde bu mesleğin manevi ağırlığını ve sorumluluğunu hissederim.
- Uzun yıllar din görevlisi olarak hizmet verdiniz. Meslek hayatınızdan unutamadığınız, sizi duygulandıran bir anınızı paylaşır mısınız?
- Yıllarca yaz tatillerinde camilerde öğrenci okuttum, Kur'an kursları düzenledim. Bir gün yolda yürürken bir hanımefendiyle karşılaştım, yanında küçük bir kız çocuğu vardı. Bana yaklaşıp "Hocam nasılsınız, beni tanıdınız mı?" diye sordu. Ben de çıkaramadığımı, tanıyamadığımı belirttim. "Hocam ben Mithatpaşa Camii'ndey ken sizin talebenizdim. Şimdi bu yanımdaki kızım da sizin talebeniz oldu. Ben bütün sureleri sizden öğrenmiştim, Allah sizden razı olsun" dedi.
Bir annenin ve onun ardından evladının öğreticisi olmak, yıllar sonra bu vefayı görmek beni o kadar mutlu etti ki bunu hiç unutamam. Ayrıca yetiştirdiğim öğrencilerden bugün tıp fakültesinde okuyanlar var; onlar da benim en büyük gurur kaynağımdır.
- Sanata yönelmeniz nasıl oldu? Hat ve ahşap sanatına ilk adımınızı nasıl attınız?
- Okul yıllarımdan beri güzel yazı yazmayı çok severdim, el sanatlarına karşı her zaman özel bir ilgim vardı. Bu sanatla tanışmam ise ilginç bir tesadüfe dayanır: 1996 yılında Konya İlahiyat Fakültesi'nde bir arkadaşımın kıl testereyle anahtarlık yapıp sattığını gördüm. Bu durum bende bir kıvılcım çaktı, bir başlangıç oldu. 2000'li yıllara geldiğimizde ise sadece çocuklarıma benden bir hatıra kalsın diye amatörce bu işe başladım ve hâlâ da aralıksız devam ediyorum. Bugün artık "Devlet Sanatçısı" unvanına kadar eriştik.
Tabii bu sanata yoğunlaşmadan önce makrome çiçek yapımı, örgü ve ebru gibi farklı dallarla da ilgilendim. Ayrıca okuduğum kitaplardaki güzel sözleri derlemeyi ve şiir yazmayı da çok severdim. Kendimi bildim bileli yeni bir şeylerle uğraşmayı, sürekli yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Zamanla ahşap oyma, naht ve ahşap yakma çalışmalarına ağırlık verdim ve bu alanlarda kendimi geliştirerek çok farklı eserler üretmeye başladım.
- Peki, ahşap oyma ile hat sanatını birleştirme fikri nasıl ortaya çıktı?
- Mesleğim gereği hüsn-i hata, yazıya ve estetiğe her zaman derin bir ilgim vardı. Hat sanatının o muazzam estetiğini ahşabın doğallığıyla birleştirmenin, ortaya çok farklı ve manevi anlamı yüksek eserler çıkaracağını düşündüm. Din görevlisi olmamın da verdiği ilhamla ayetleri, hadisleri ve geleneksel motifleri kıl testereyle ahşaba işlemeye başladım. Yazıları yakma kalemleriyle geliştirirken, bunun yanında ahşap saatler, tepsiler gibi hem estetik hem de günlük hayatta kullanılabilecek değişik ürünler yapmayı da seviyorum.
- Bu sanatları kendi kendinize öğrenirken ve icra ederken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
- En büyük zorluğum bir ustamın olmamasıydı. Tamamen deneme - yanılma yöntemiyle, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendim bulmak zorunda kaldım. Doğru tekniği keşfetmek ve ustalık kazanmak gerçekten çok büyük zaman aldı.
Bir diğer büyük sıkıntımız ise malzeme temini. Maalesef yaşadığımız yer olan Demirci’de sanatsal malzemeleri, uygun ahşap zeminleri bulma şansımız pek yok. Malzemeye ulaşmakta çok ciddi zorluklar yaşıyoruz. Üstelik bu sanat muazzam bir sabır istiyor. Bazen günlerce, saatlerce uğraştığınız bir çalışmada ufacık bir hata yapıyor ve her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalabiliyorsunuz. Ama insan severek yaptığı işte kesinlikle yorulmuyor.
- Hat sanatı ve ahşap oyma sizin iç dünyanızda neyi ifade ediyor?
Benim için hat sanatı sadece görsel bir estetikten ibaret değil; o, aynı zamanda en büyük manevi huzur kaynağım. Allah’ın kelamını, ayetlerini güzel bir şekilde yazabilmek ve görünür kılmak bana tarifsiz bir mutluluk veriyor. Bir ahşap parça-sına kıl testereyle biçim vererek ona ilahi bir ifade kazandırmak, benim için mutlulukların en büyüğüdür.
Bu sanattan hiçbir zaman maddi bir beklentim olmadı. İnsanın kendi emeğiyle ortaya benzersiz bir eser çıkarmasının verdiği manevi doyum hiçbir şeyle ölçülemez. Temel gayem, bazı önemli ayetlerin insanların her zaman gözünün önünde bulunması ve Allah kelamının evleri, gönülleri süslemesidir.
- Ahşapla çalışmak, saatlerce kıl testere sallamak size hayata dair neler öğretti?
- Ahşapla çalışırken asla acele edemezsiniz; o yüzden bu sanat insana ilk önce sabretmeyi öğretiyor. Her detay büyük bir dikkat, emek ve özen istiyor. Bu çalışmalar benim için bir yaşantı biçimi, adeta bir terapi gibi oldu. Dünyevi dertlerden, günlük hayatın kargaşasından ve her türlü yorucu düşünceden uzaklaşmak, yani huzur bulmak için atölyeme sığınıyorum. Testerenin sesine konsantre olduğunuzda zihniniz tamamen boşalıyor ve zihnen dinleniyorsunuz. Kendine gelme süreci diyebiliriz buna.
- Bugüne kadar yaptığınız yüzlerce eser arasında sizi en çok etkileyen, sizde iz bırakan çalışmanız hangisidir?
- Genellikle anlamı derin olan, manevi değer taşıyan ayet ve hadisleri işlediğim eserler beni çok daha fazla etkiliyor. Ancak iki çalışmamın yeri bende bambaşkadır. Birincisi, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin ibadete açılmasından duyduğum derin mutlulukla yaptığım, Ayasofya’yı tasvir eden ahşap yakma eserimdir.
İkincisi ise Tevbe Suresi’nin son ayetlerini (28. ayet) revize ederek çalıştığım eserdir: “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkündür, müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” Bu ayetin manası ahşaba işlenirken içime çok farklı bir nakış gibi işlendi.
- Bir esere başlarken size ne yön veriyor? İlham mı, yoksa malzemenin kendisi mi?
- Benim için bir eserde estetik görünümden ziyade önce "anlam" gelir. İnsanlara fayda sağlayacak, onları derinden düşündürecek ve manevi bir iz bırakacak içerikler seçmeye çalışıyorum. Asla ezbere veya sadece "görsel olsun" diye bir şey yapmadım. İnceleyen insanın "Aferin, ne güzelmiş" deyip geçmesinden ziyade, o ayetin veya sözün insana ne anlattığı, ruhuna ne kattığı önemlidir. Eserin taşıdığı ilahi mesaj, benim en büyük yönlendiricimdir.
- Sanata olan ilginizin yanı sıra müzik ve koro çalışmalarına da dahil olduğunuzu biliyoruz. Müziğin hayatınızdaki yeri nedir?
- Müziğin insan ruhunu dinlendiren, onu olgunlaştıran bir yönü olduğuna inanıyorum. Özellikle Türk Sanat Müziği ve koro çalışmaları bana büyük bir huzur veriyor. Mesleğimin gereği olarak yıllarca minberlerde, minarelerde ezan okumak nasip oldu. Ancak gençlik yıllarımızda teknik bir eğitim almadan, sadece kendi sesimizle okuyorduk. Ezanı daha güzel okuyup o ilahi davete estetik bir güzellik katmanın yolu ise makam ve ses eğitiminden geçiyor. Benim musikiye ve tasavvuf müziğine yönelmemin temel gayesi de ezanın tekniğini, makamların sese katkısını profesyonelce öğrenmekti. Bu çalışmalar bana hem sosyal anlamda hem de mesleki eğitim anlamında çok şey kattı.
- Sizce hat, ahşap oyma ve müzik gibi farklı sanat dalları insan ruhunda nasıl birleşiyor, birbirini nasıl tamamlıyor?
- Hat, ahşap ve müzik ilk bakışta birbirinden çok farklı disiplinler gibi görünse de aslında hepsi en tepede, "ilahi bir aşkta" birleşiyor. Sanatın her dalı insanı güzelleştirir; insanın hem ruhuna hem de düşünce dünyasına hitap eder. Sanatla uğraşan bir insanın hayata bakış açısı daha ince, daha duyarlı ve zarif olur. Ancak bu farkındalığa ulaştıkça insan kendi eksikliğini daha çok hissediyor. Ve takdir edersiniz ki Demirci gibi imkânları kısıtlı bir yerde bu sanatsal yönleri beslemek, eğitimi sürdürmek çok zor. Her şeyin başı eğitim, eğitim, eğitim.
- Günümüzde teknolojinin kuşattığı gençlerin geleneksel sanatlarımıza olan ilgisini nasıl buluyorsunuz?
- İçinde bulunduğumuz teknoloji çağında gençlerin ilgisi maalesef çok farklı ve yapay alanlara kayabiliyor. Yoğun bir teknoloji bağımlılığı var ve geleneksel el sanatlarına ilgi duyan gençlerin oranı yüzde 3’ü, 5’i geçmiyor. Tabii bunda bizim de payımız büyük; bu sanatları onlara sevdirmek, tanıtmak için yeterli çabayı gösteremiyoruz. Yine de tüm bu olumsuzluklara rağmen geleneksel sanatlarımıza yönelen, merak duyan gençlerimizi gördükçe geleceğe dair umutlanıyorum ve çok seviniyorum. Bu köklü mirasın mutlaka yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması gerekiyor.
- Bu sanatları yaşatmak adına yetkililerden veya Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan beklentileriniz nelerdir?
- En çok üzüldüğüm noktalardan biri burası. Kültür ve Turizm Bakanlığı mevzuat gereği 65 yaşını geçmiş sanatçıların resmi olarak kurs vermesini yasaklıyor. Bu bana çok mantıksız geliyor; çünkü sanatın yaşı, emekliliği olmaz. Benim resmi olmayan kursiyerlerim, bu sanatı öğrenmek isteyen talebelerim var ama yaş sınırından dolayı resmi olarak Halk Eğitimi Merkezlerinde veya kurslarda bilgi aktarımı yapamıyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu konuyu yeniden değerlendirerek yaş sınırını kaldırması gerekiyor. Bizler hayattayken elimizdeki bu birikimi gençlere aktarabilmeliyiz.
- Peki, bu sanata gönül vermek ve öğrenmek isteyen gençlere bir usta olarak tavsiyeleriniz neler olur?
Öncelikle ve kesinlikle sabırlı olmaları gerekir. Çünkü geleneksel sanatlar büyük bir emek, yoğun bir zaman ve sadakat ister. Aceleyle, "Hemen bir günde ortaya eser çıkarayım" mantığıyla bu sanatta yol alınamaz. Ama en önemlisi sevgidir. Severek, aşkla yapılan her işte başarı ve estetik mutlaka arkasından gelir.
- Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından size "Geleneksel El Sanatları Sanatçısı" unvanı verilmesi sizde nasıl bir duygu uyandırdı?
- Yıllardır atölyemde tek başıma verdiğim sessiz emeğin devlet eliyle görülmesi ve takdir edilmesi benim için çok büyük bir mutluluk ve gurur vesilesi oldu. Bu unvan maddi değil, manevi anlamda benim için çok ama çok değerli. Yaptığınız işin takdir edilmesi, resmi bir kimliğe kavuşması insana apayrı bir motivasyon ve üretme azmi veriyor. En azından geriye dönüp baktığımda, harcanan ömrün ve verilen emeğin bir ödülü, bir nişanesi olarak görüyorum bu unvanı. Yaptığımız iş artık sözde kalmıyor, resmi bir bütünlüğe kavuşuyor.
Röportajımızın ardından Hasip Hocam, bir eserin ahşap plâka üzerindeki ham hâlinden duvara asılacak zarif bir tabloya dönüşme aşamalarını atölyesinde bizlere uygulamalı olarak gösteriyor:
Desen Çizimi ve Kesim : İlk olarak yapılacak olan hat veya motif deseni, karbon kağıdı yardımıyla ahşap zeminin altına titizlikle çiziliyor. Ardından kıl testere ile harflerin ve motiflerin kıvrımları tek tek, milimetrik hesaplarla oyularak yerinden çıkartılıyor. Çıkartılan tüm bu hassas parçalar kaybolmaması için poşetlerde muhafaza ediliyor.
Zemin Hazırlığı ve Montaj: Eserin arka planı (zemini) sprey boyalarla özenle boyanıyor. Usta, harflerin beyaz veya açık renkli ahşap dokusunu net bir şekilde patlatması ve kendini göstermesi için genellikle koyu renkli zeminleri tercih ettiğini belirtiyor. Kesilen parçaların bu zemine yerleştirilmesi ise tam bir cerrah titizliği istiyor; çünkü en ufak bir kayma veya montaj hatası eserin tüm estetiğini bozabiliyor.
En Büyük Destekçi Eşi : Bu meşakkatli süreçte Hasip Usta’nın en büyük yardımcısı ve yoldaşı ise değerli eşi. Özellikle kış mevsiminde atölye çalışmalarına büyük destek verdiğini belirten eşi, süreci gülümseyerek şöyle özetliyor: " O ahşapları zımparadan geçirirken, testereyle keserken etraf çok toz oluyor. Ben de o üretirken arkasından tozları çekiyorum, etrafı toparlıyorum. Bu zorlu ama güzel yolculukta ona her zaman destek olmaya çalışıyorum."
Atölyede sergilenen Kelime-i Şehadet, Ayetel Kürsi, Yasin Suresi'nin son ayetleri ve cami silüeti şeklinde tasarlanmış muazzam ayet çalışmaları, bu ortak emeğin ve sabrın en güzel kanıtı olarak karşımızda duruyor.
Hasip ÇELİK’in hikâyesi; bir ömrün yalnızca resmi bir görevle sınırlı kalmayıp sabırla, emekle ve ilahi bir aşkla nasıl anlam kazana-bileceğinin sessiz ama çok güçlü bir şahididir. O, yıllarca cami mihraplarında cemaatin gönlüne seslenirken; bugün kıl testeresinin ince, zarif çizgileri arasında aynı hakikati ahşaba işlemeye devam ediyor. Teknolojinin dünyayı hızla dijitalleştirdiği ve tükettiği bir çağda, her bir eserini sadece el emeğiyle, sabırla üretmesi; sanatın özünde hâlâ insan ruhunun, inancının ve titizliğinin bulunduğunu bizlere hatırlatıyor.
Röportaj boyunca paylaştığı samimi düşünceler, bir ustanın yalnızca zanaatını değil; hayat karşısındaki vakur duruşunu, üretme azmini ve zengin manevi dünyasını gözler önüne serdi. Emeklilik yıllarında dahi köşesine çekilmeyip üretmeye devam eden Hasip ÇELİK, geleneksel el sanatlarımızın yaşatılmasının bireysel gayretlerle nasıl mümkün olabileceğini gösteren çok kıymetli bir örnektir.
Ancak bu köklü kültür mirasımızın sadece ustaların bireysel çabalarıyla kalmaması; doğru şekilde tanıtılması, desteklenmesi ve gelecek nesillere aktarılacak kurumsal imkânların (yaş sınırlarının kaldırılarak) oluşturulması da hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü geleneksel el sanatlarımızın gelecekte de yaşaması, bugün bu ustalara ve onların emeklerine sahip çıkmaktan geçer. Hasip ÇELİK’in ahşaba nakşettiği her bir harf, yalnızca bir sanat eseri değil; gelecek nesillerin ruhuna bırakılmış sessiz birer gönül mektubudur.
Röportaj : İlknur BURSALI



