NİYAZİ UYAR

NİYAZİ UYAR


BİR BAŞKA BEN


 

Bugünlerde en sık karşılaştığım sorulardan birkaçı:
— Sen nasıl yazıyorsun? 
— Sabah akşam yazdıklarını yaşıyor musun?
— Sen bu yazdıklarını yaşıyorsan; şahane bir hayat, sürüyle sevgili… 
— Ya da bu anlattığın şeyleri sen yaşadın mı?
Son soru, en çok muhatap olduğum soru. Ben de bu soruya hiçbir zaman aynı yanıtı vermedim. Hep durumun uyarına göre bir şeyler söyledim.
Yazmak, dışarıdan bakıldığında kolaymış gibi görünen ama insanı en çok kendisiyle karşı karşıya bırakan uğraşlardan biri. Yazdığını insanların önüne koyduğunda, okuyan herkes metne aynı yerden bakmıyor. Seni tanıyanlar çoğu zaman metnin içine girmek yerine hatalarını arıyor; cümleyle değil, seninle meşgul oluyor. O yüzden yazı, yalnızca kelimelerle değil, suskunluklarla da yazılıyor.
Yazarken ben, gündelik yaşamdaki "ben" olmaktan sıyrılıp yeni bir "ben" oluyorum. Bu saptamam bile şu an yeni bir kapı açtı. Kapı açmaktan neden imtina edeyim ki? Ne var ki öteden beri o "Ne derler?" bakışı önümü kapatmıyor mu zaten? Bu benim frenim, otokontrolüm değil mi?
"Ben yazarken yeni bir şahsiyetle gelen bir yazar, bir şair olmaya çalışıyorum." Bazen yazdıklarımı okuduğumda "Sahi ya, bunu ben mi yazmışım?" dediğim oluyor. İçimde patlayan volkanlar yeni çiçekler açtırıyor, yeni baharlara vesile olup her yeri yemyeşil kılıyor.
Aklım, beynim, yüreğim ben olmaktan çıkıyor; gizlerinde saklı ne varsa bulup çıkarıyor. Ben en çok yazarken seviyorum kendimi. Yazarken özgürlüğü yaşıyorum doyasıya.  Özgür  oluyorum  olmasına  da zihnime hep o "Acaba?" sorusu gelip takılıyor.
Özgürlük, hayatın her alanında bedel ödemektir. Bugün sahip olduğumuz özgürlükler için dünün insanı ağır bedeller ödedi; ne var ki bugünün insanı onun kıymetini yeterince bilemedi. Bilselerdi, benim karşıma ikide bir o "Acaba?" sorusu çıkıp durur muydu?
Üstelik özgür olmak yalnızca zihinsel, fikri bir durum mudur? Peki ya ekonomik özgürlüğün olmayınca insan ne kadar özgür kalabilir? Tabii işin bir de bu hayati yönü var... Yazıyorum; yazdıklarımın geniş kitlelere ulaşması, okurla buluşması lazım. Peki, yazdıkların birilerinin çıkarına ters düşerse? Ya da basımından dağıtımına o mekanizmayı elinde tutanların fikir yapısı sana taban tabana zıtsa? İşte bu yüzden özgürlük, sadece düşüncede değil, ekonomik güç ve bağımsızlık açısından da bir o kadar kıymetli.
Yazarken yaşayıp yaşamadığım sorusu ise en çok karşılaştığım soru. Hayatla yazı arasındaki fark tam da burada başlıyor. Hayatta insanın kaçabileceği yerler var, yazıda yok. Hayatta ertelenen, üstü örtülen, geçiştirilen ne varsa yazı onları tek tek önüne koyuyor. Yazı, yaşanmış olanı değil, yüzleşilmemiş olanı anlatıyor çoğu zaman.
Yazmak benim için bir özgürlük alanı. Ama bu özgürlük, rahatlatıcı bir serbestlik değil; aksine, insanı sorumlu kılan bir açıklık. Yazdığın anda, söylediklerinin yükü de sana ait oluyor. O yüzden yazı, cesaretten çok bir göze alma işi.
" Nasıl yazıyorsun ? " sorusunun yanıtı yeterli gelmediyse çuvaldızı biraz daha derine batırayım: Öz güveni tam bir insan olmama rağmen, hayatım boyunca yüreğimin sesini dile getirmekte, belki de kelimelerin kifayetsizliği karşısında bir o kadar çaresiz kaldım.
Hep içime kapanıp akışa bıraktım kendimi. Ancak "bıraktım" derken, bu kendi özelimle ilgili. Ben hiçbir zaman fikriyatımdan ödün vermedim, kültürümün gereği gibi yaşadım. Hak bildiğim yolda, bir başıma kalacağımı bilsem bile hiç geri adım atmadım; onun bedelini hep ödedim, hiç eğilip bükülmedim, biat etmedim.

Özetin özeti ben : Ben aynaya bakınca kıvanç duyarım kendimle...

YAZARLAR