Mehmet BOZKURT


HARMAN ZAMANI

“Tarlada izi olmayanın, harmanda yüzü olmaz.” Atasözü


Devam edelim yine Halkalı Şeker tadıyla…

Yaz başladığında, yaylalar şenlenirdi.

Hasat başlardı oralarda.

Tüm çilesi ve sevinciyle…

Nohutlar yolunurken elleri yakardı tuzu.

Hele Burçak, sökülmesi zor olurdu topraktan… Ellerin derisi yapışırdı ona…

Yas tuttururdu acısından bazen…

Türküsü bile vardı çilesinin…

Sabahleyin kalktım ezen sesi var

Ezen de sesi değil yar yar, Burçak yası var…”

Korunmak için, ağaçtan yapılmış parmaklıklar takılırdı parmaklara…

Mürdükler, mercimekler yakıcı güneş altında eğilerek sökülürdü topraktan.

Baklalar, susamlar…

Tek tek, kök kök toplanır ve kurutulurlardı kızgın güneş sıcağı altında.

Ekin biçme zamanları düğün bayram yerleri gibi olurdu.

Orakçılar toplanır, kimi yevmiyeli, kimi yardım için, topluca ekin biçerlerdi, hepbir ağızdan topluca söylenen yerel türkülerle…

Yorgunluk terleri Yağlık’larla silinirdi alınlardan…

Çocuklar tarlalarda koşuştururdu şen şakrak…

Başak toplardı oğlan ve kız çocukları, peşleri sıra orakçıların…

Gelberi’ler çekilirdi peşlerinden…

Öğle sıcağında topluca yemek yenirdi serin ve koyu ağaç gölgelerinde…

Bostan tarlalarından toplanan kavun ve karpuzlar kesilir, kaşık kaşık tüketilirdi Kangı’lar…

Sonra uç kısmına ip bağlanıp oyuncak arabamız olurlardı…

Ağzı yaprak tıkalı, güneşte bırakılmış Testi’nin buz gibi kaynaktan doldurulan suları içilirdi…

Sigara tiryakileri, çakmak taşlarını birbirine sürterek Kav’ı tutuşturur sonra yakarlardı cıgaralarını… Çekerlerdi içlerine dumanını büyük bir keyifle sarma cıgaranın… Dalardı gözleri uzaklara…

Keyifle karışık yorgunluk tüterdi burunlarından…

Ne bereketli ne güzel günlerdi, o günler…

Ne kalabalık olurdu ekin tarlaları.

Sonra deste deste toplanan ekinler yüklenirdi Eye’lerle, öküz araba ve kızaklarına.

Yağ ve katran sürülmüş araba tekerleri yanık bir hava tuttururdu uzaklardan…

Kimin arabasının sesi daha gür ve güzeldi? Ses yarışması başlardı inceden…

Kimin arabasıysa tanınırdı zaten sesinden…

Bak! Bizim arabanın sesi daha güzel” diyerek övünç duyardık çocukken…

Taşlar ile nişanlanırdı harman yerleri, konu komşu tarafından…

Herkesin harman yeri nişanından belli olurdu.

Bilinirdi nişanlanmış yerin kime ait olduğu. Tanınırdı taşından.

Kimseler dokunmazdı Nişan Taşı’na… Saygıdan sevgiden…

Önce arpa sapları yığılırdı Eye ve Dirgen’le harmana, peşinden buğdaylar…

Ve düvenle sürülürlerdi türküler eşliğinde.

Gece Tınaz mı savrulacak Yaba’yla komşu beklerdi, bölerdi tatlı uykusunu…

Kerpiç mi dökülecek, girerdi çamura teklifsiz…

Yanık türkü sesleri yükselirdi semaya…

Selam gönderilir ve haber beklenirdi esen rüzgardan, havadaki kuştan…

Bad-ı Saba selam söyle o yare!

Mübarek hatırı hoş mudur nedir?

Nideyim yitirdim yar bulamam Çare,

Mestane gözlerinde yaş mıdır nedir?

 

O nazlı canana uğrasa yollar!

Bize mesken oldu kahveler hanlar.

Yarin meclisinde oturan canlar,

Hesap etsin aylar yıllar beş midir nedir?”

Ah yok mu o türküler…

Anadolu Türk’ünün yürek sesiydi onlar…

Yanık yanık ve uzun uzun havalar…

Her tarladan…

Köylü, türkülerle derdini anlatır türkülerle avuturdu kendini…

Kederlense de, sevinse de…

Teselliyi türküde bulurdu…

Türküler yoldaşıydı onun…

Postasıydı bir bakıma…

Allı Turna da boş gönderilmezdi:

Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle

Eğer bizi sual eden olursa
Boynu bükük benzi soluk yar söyle

Allı turnam ne gezersin havada
Arabam kırıldı kaldım burada

Ne onmamış kul imişim dünyada
Akşam olsun allı turnam dön geri

Gülüm gülüm kırıldı kolum
Tutmuyor elim turnalar ey
Ah gülüm gülüm yar gülüm
Kız gülüm gülüm turnalar ey

Duygular türkülere yüklenir yürekten, salıverilirdi uzaklara, taaa uzaklara…

Oyun havaları oynatır, uzun havalar ağlatırdı…

Sevdalar,tarla ve bahçelerde aşılanır, köy pınarlarında filizlenirdi …

Kara sevda’ya yakalananlar ise; “Bugün ben bir güzel gördüm” diyerek ilan ederlerdi kurda kuşa sevdalarını…

Türküleriyle anlaşırdı insanlar…

Türküleriyle dökerlerdi dertlerini, sevinçlerini…

Harman yerleri, o yılın hasadının toplandığı yerler olmakla birlikte, mevsimi sona erdiğinde ayrılık yerine dönüşür, kalıverirdi kimsesiz…

Ayrılık vakti geldiğinde, yalnız ve garip kalırlardı…

Bu hüznün verdiği sarılık çökerdi üzerlerine.

Gelmesi yaklaşan kış mevsimini, sessizce beklerlerdi…

Harman zamanı belki de kopma ve uzaklaşma zamanıydı, kim bilir?

Buğdayın, arpanın kesilip sökülerek topraktan koparılması,

Sürekli dönen düvenin altında ezilen başaklardan tanelerin uzaklaşması,

Rüzgarda savrulan tınazda samanın, rüzgarın yönünü seçerek tanelerden kaçması,

Ayrılan samanın Harar’lar içinde samanlığa doğru, buğdayın da çuvallar içinde ambara doğru yol alarak birbirlerinden uzaklaşmaları,

Neyin habercisiydi bunlar?

İşini bitiren herkesin köye dönmek için birbirlerinden ayrılmaları,

Sırayla teker teker harman yerini terketmeleri,

Neyin habercisiydi dersiniz?

Bu ayrılıklar yeni birlikteliklerin habercisiydi kuşkusuz!

Pınar başlarında, düğün davetlerinde, kahve ve köy odalarında…

Buğday ve arpalar yıkanır ve kurutulurdu.

Bahçelerden toplanan domatesler Nerdenk yapılır, biberler toplanır ve kurutulurdu.

Değirmenler kalabalıklaşır, kış için yufkalar pişirilirdi bu yılın buğday unundan.

Ekmek mi yapılacak; Hamur Tekneler’inde yoğrulan hamurlar Minet’lerle taşınırdı fırınlara…

Her evde taş fırın vardı zaten, yoksa da hazırdı komşununki…

Düğünler yapılır, davullar çalardı karakış bastırmadan…

Herkesin katılımıyla yapılırdı tam 4-5 gün süren düğün dernek…

Pazartesi’den perşembe gecesine kadar.

Herkes katılırdı davete teklifsiz!

Çeşit çeşit etli yemeklerin kokusu yayılırdı etrafa koca bakır kazanlardan…

Damatlar, eş, dost ve akraba ile birlikte, gelin dolaştırırdı köy içinde keyifle…

Kırma Çifte’lerin sesi gelirdi pınar başlarından…

Topluca bağrılarak söylenen“Dehoouuup Gümm” seslerinden sonra…

Sıkılan kurşunların sesleri yankılanırdı tepelerden, dağlardan…

Taaak taaak taak tak…

Köy meydanında oynayan erkeklerin kaşık sesleri karışırdı tatlı sohbet kahkahalarına…

Köyün kadın ve genç kızları düğün evinde yaşarlardı keyifli duyguları…

Düğün olur da, köyün hemen altındaki harmana “Er Meydanı”kurulmaz mı?

Düğün günlerinden bir gün, bu harman bu şenliğine ayrılmaz mı?

Toplanırdı köylü ; genç, yaşlı ve çocuk harmana …

Birliktelik ve mutluluk için bu keyifli günde…

Bazı harman yerleri daha şanşlıydı.

Oralar, diğerleri gibi hemen yalnız kalmazlardı.

Buğday tanelerinin ekmeğe dönüşmesinin, seven gönüllerin birleşmesinin nişan yerleri olduğu kadar, dertlerin savrulup yele verilmesinin mekanıydı harman yerleri…

Ancak, daha işleri bitmemişti!..

Hasat çilesinin verdiği yorgunluğu kim alacaktı?.

Kim kurutacaktı alın terlerini!..

Tabi ki, harman yerleri!

Yiğitlerin harman olduğu, kıran kırana güreşlerin tutulduğu yerler olurlardı bu sefer de…

Harman yerine değil, bayram yerine dönerlerdi!

Ah o köyümüzün Eski Harman’ı…

Eski Harman deyip geçemem!

Ünlüydü!.

Bilmeyen yoktu çevrede.

Büyük Er Meydanı’na giden halkanın ilkiydi orası…

Çevre köylerden gelirdi yiğitler Kisbet giymeye…

Sonra da, Kırkpınar Er Meydanına kadar giderlerdi oradan…

Ülkeye yayılırdı yiğitlik namları…

Köyümüzden, Fahrettin Özkaya gibi….

Heeeey, hey…

Çocukların neşeli sesleri, cazgır’ın sesine karışırdı Eski Harman’da…

Pehlivanlar Kisbet’lerini giyer yağlanır, çıkarlardı Er Meydanına…

Cazgır tanıtırdı gür sesiyle yiğitleri…

“Bahçeye girdim güller demet demet,

Sağdan birinci pehlivan Koca Ümmet.”

Namı büyük Koca Ümmet…

Çıkardı Er Meydanı’na daha niceleri..

“Pehlivan, pehlivan

Allah Allah illallah
Hayırlar gele inşallah

iki yiğit çıktı meydane

ikisi de birbirinden merdane

Alta geldim diye yerinme

Üste çıktım diye sevinme!

Üste çıkarsan apış

Alta düşersen yapış

Hazreti Hamza’dır piriniz

Yıkılıp yıkmaktır arınız

Elbet yıkılacaktır biriniz biriniz

Allah Allah İllallah

Muhammeden Resulullah

Bu yiğitlere haydi diyelim maşallah

Vur davulcu Köroğlunu…

Haydi Bismillah…”

diyerek başlatırdı Cazgır güreşi…

Davul ve zurna sesleriyle harmanlanırdı, pehlivanların peşrev sesleri…

Kahramanlık türküleriyle inleyen harman yerinin coşkusu, komşu yaylalara ve köylere ulaşırdı…

Dağ, taş bu coşkuya eşlik ederdi…

Ve başlarlardı yiğitler, davul zurnanın havasıyla beraber el ense çekmeye:

Hey heeeeey Efe’ler hey hey, Kızan’lar hey hey!

Benden selam olsun Bolu Beyi’neBolu Beyi’ne,

Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır yaslanmalıdır!

At kişnemesinden, Kalkan sesinden haydaa Kalkan sesinden,

Dağlar seda verip seslenmelidir seslenmelidir!

 

Hey heeeeey Efe’ler hey hey, Kızan’lar hey hey!

Düşman geldi tabur tabur dizildi, hele dizildi,

Alnımıza kara yazı yazıldı, heyyy yazı yazıldı.

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu haydaa mertlik bozuldu,

Eğri Kılıç Kın’da paslanmalıdır paslanmalıdır!

 

 Hey heeeeey Efe’ler hey hey, Kızan’lar hey hey!

Köroğlu döner mi kendi şanından kendi şanından,

Çoğunu çoğunu Er Meydanı’ndan hey heyyy Er Meydanı’ndan,

Kırat köpüğünden, düşman kanından haydaa düşman kanından,

Çevre dolup, şalvar ıslanmalıdır ıslanmalıdır!”

Hasan Mutlucan söylüyor…

Açalım Gramofon’u,

Gidelim o günlere birlikte …

https://www.youtube.com/watch?v=yfMfwPZNrWc

Kalın sağlıcakla…


NOT: Yazılarımı aynı zamanda aşağıya bağlantı adresini bırakacağım kişisel blogumda da görüntüleyebilirsiniz:

https://kuzyakabilisimtarihkultur.com/

YAZARLAR