İnsan, sahip olduğu her şeyi kendi malı zannettiğinde israfın kapısı aralanıyor. Oysa elimizde bulunan imkânların tamamı bize verilmiş birer emanet. Soframızdaki yemekten içtiğimiz suya, kullandığımız zamandan sahip olduğumuz maddi imkânlara kadar hayatımızın her alanında bize sunulan nimetlerin bir karşılığı ve sorumluluğu var. Kur’an-ı Kerim, nimetleri kullanırken ölçülü olmayı öğütlüyor: “Onlar, harcama yaptıklarında ne israf ederler ne de cimrilik ederler; ikisi arasında dengeli bir yol tutarlar.” (1)
İsraf, sadece gereğinden fazla para harcamak değildir. Sahip olduğumuz herhangi bir nimeti gereksiz, ölçüsüz ve sorumsuz biçimde tüketmektir. Bugün sofraya ihtiyacımızdan fazla yemek koymaktan çöpe giden ekmeğe, gereksiz yere akan sudan boşa harcanan enerjiye kadar hayatımızın pek çok alanında israfla karşılaşıyoruz.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) tüketim konusunda önemli bir ölçü veriyor: “Kibre kapılmadan ve israfa kaçmadan yiyin, sadaka verin ve giyinin.” (2) Bu ölçü, Müslümanın hayatında sahip olduklarıyla kurması gereken dengeyi gösteriyor. İmkân sahibi olmak başka, imkânlarının esiri olmak başka…
İsrafın yalnızca maddi boyutu yok. Sağlık ve zaman da bize verilmiş büyük nimetler. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.), “İki nimet vardır ki in- sanların çoğu onların değerini bilme konusunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.” buyuruyor. (3)
Geçen zamanın geri getirilememesi, israfın belki de en acı tarafı. Ekmek yeniden alınabilir, para yeniden kazanılabilir, eşya yeniden satın alınabilir; fakat tüketilen bir dakikayı geri getirmek mümkün değildir. Bu yüzden ömrümüzü anlamsız meşguliyetlerle tüketmek, sahip olduğumuz kabiliyetleri kullanmamak ve iyiliği sürekli ertelemek de hayatımızdaki israf biçimlerindendir.
Çevre ve doğal kaynakların israfı da aynı sorumluluğun bir parçasıdır. Ölçüsüz tüketim yalnızca bütçemizi değil, içinde yaşadığımız dünyayı da etkiliyor. Su, enerji, gıda ve diğer kaynakları sınırsızmış gibi kullanmak, gelecek nesillerin hakkını da düşünmemek anlamına geliyor. Bu sebeple israf, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
İsrafla mücadele büyük sözlerden önce küçük alışkanlıklarla başlar: İhtiyacımız kadar yemek almak, ekmeği çöpe atmamak, suyu ve enerjiyi gereksiz yere tüketmemek, alışverişte gerçekten ihtiyacımız olanı tercih etmek ve en önemlisi zamanımızı anlamlı işlerle değerlendirmek…
Tasarruf sadece para biriktirmek değildir; nimetin hakkını vermektir. Asıl mesele, ihtiyaç ile gösteriş, sahip olmak ile savurganlık arasındaki ölçüyü koruyabilmektir.
Belki de kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Hayatımızda neyi gereğinden fazla tüketiyoruz? Ekmeği mi, suyu mu, parayı mı, zamanı mı? Yoksa bütün bunların ötesinde bize verilen ömrü mü?
İsrafı önlemek, aslında bize verilen nimetlerin farkına varmakla başlıyor. Çünkü mesele yalnızca çöpe giden bir ekmek, boşa akan bir su veya gereksiz yere harcanan bir para değil; bize emanet edilen hayatın nasıl yaşandığıdır.
Tüketirken tükenmemek; sahip olduklarımızın esiri olmadan, onların kıymetini bilerek yaşamak… İsrafa karşı en güzel ölçü belki de budur.
Kaynakça :
(1) Furkân, 25/67.
(2) Nesâî, Zekât, 66.
(3) Buhârî, Rikâk, 1.

