Vaiz Muharrem DEMİR


Hz. PEYGAMBER (S.A.V.): Ay Yüzlü, Gül Kokulu Son Elçi-1

".. “Resûlullah (sav) bakışlarıyla, dolgun yüzüyle heybetli bir görünüme sahipti. Yüzü dolunay gibi parıldıyordu... Saçı çözüldüğünde onu ayırır (yanlara salar) dı. Saçları çözülmediğinde kulak memelerini geçmezdi... Alnı genişti. Kaşları hilâl gibiydi, gür ve birbirine yakındı; iki kaşının arasında bir damar vardı ki öfkeli hâllerinde kabarır, normal zamanlarında ise gözükmezdi..."


               Hz. Peygamber'i görmüş, onunla uzun süre birlikte yaşamış pek çok sahâbî onun fizikî özellikleri, kişiliği ve mîzacı hakkında sonraki nesillere birçok mâlûmat bırakmışlardır. Ancak bu sahâbîlerden birisi var ki, Efendimizin kişiliğini ve dış görünümünü, onu ilk görüşünün akabinde veciz bir biçimde anlatmıştır. Asıl adı Âtike bnt. Hâlid olan bu hanım sahâbî, daha çok künyesiyle, Ümmü Ma'bed el-Huzâiyye olarak bilinmektedir. Mekke'nin fethi esnasında şehid olan sahâbî Hubeyş (veya Huneys) b. Hâlid'in kızkardeşi olan Ümmü Ma'bed, Mekke ile Medine arasındaki bir yerde, kavminden biraz uzakta yaşardı. Olgun şahsiyetiyle tanınan, sözüne itimat edilen, akıllı ve iffetli bir hanımdı. Aynı zamanda çok cömertti.

               Uzun yıllar, “Ümmü Ma'bed'in Çadırı” diye nam salmış çadırının dışına çıkar, çölden gelen geçenlerin yiyecek ve içecek ihtiyaçlarını karşılamak üzere beklerdi. İşte böyle bir günde Resûlullah Efendimiz, yâr-ı ğâr Hz. Ebû Bekir ile onun hizmetçisi Âmir b. Füheyre ve yol kılavuzları Abdullah b. Ureykıt, Mekke'den Medine'ye hicretleri esnasında yiyecek ihtiyaçları için Ümmü Ma'bed'in çadırına uğradılar. Allah Resûlü ona, “Et var mı?” diye sorunca Ümmü Ma'bed, ona sütlü bir koyun getirdi. Ancak Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Resûlullah (sav) çadırın yakınında çelimsiz bir koyun gördü ve onun durumunu sordu. Ümmü Ma'bed de, “O, çobanın sürüye katmadığı, süt vermeyen, çelimsiz bir koyundur.” dedi. Allah'ın Elçisi, onu sağıp sütünü içmek istediğini söyledi. Derken koyun getirildi. “Ey Allah'ım! Bu koyunu bereketli kıl!” diye dua eden Resûlullah (sav) sütü sağmaya başladı ve oradaki herkes o sütten kana kana içti. Nihayet Hz. Peygamber yol arkadaşlarıyla beraber oradan ayrıldı. Çok geçmeden Ümmü Ma'bed'in eşi Ebû Ma'bed geldi. Süt dolu kabı görünce şaşırdı ve o sütün nereden geldiğini sordu. “Ümmü Ma'bed, “Mübârek bir zât uğradı şöyle şöyle yaptı.” diyerek olan bitenleri ona anlattı. Ebû Ma'bed, “Vallahi o, Kureyş'in peşinde olduğu kişidir.” dedi ve onu detaylıca tarif etmesini istedi.

               Bunun üzerine Ümmü Ma'bed, Sevgili Peygamberimizi (sav) şöyle anlattı: “O, tertemiz görünümlü ve latîf birisiydi; yüzü aydınlıktı. Vücut yapısı güzeldi. Güler yüzlüydü. Ne şişman ne de zayıftı. Çok uzun boylu ve siyah tenli değildi. Beyaz tenliydi. Güzel ve ahenkli bir görünüme sahipti. Ağırbaşlıydı. Gözlerinin siyahı ve beyazı belirgindi. Kirpikleri uzundu. Tok sesliydi. Kaşları ince ve uzundu, bitişikti. Saçları simsiyahtı. Uzun boyunluydu. Gür sakallıydı. Sustuğunda vakur duruyordu. Konuştuğunda ise doğruluyordu (böylece bir asalet ortaya çıkıyordu). Tane tane konuşurdu. Konuşması o kadar tatlıydı ki kelimeler ağzından inciler gibi dökülüyordu. Konuşması net ve açıktı, ne uzatır ne de kısa keserdi. Uzaktan bakıldığında da insanların en güzeli ve en sevimlisiydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünümü vardı. Orta boyluydu; göze batacak ve rahatsız edecek kadar uzun ve kısa değildi. Öyle ki iki dalın arasındaki bir dal gibiydi. Orada bulunan üç kişi arasında en aydın yüzlü ve kadri en yüksek olanıydı. Etrafında pervane gibi dönen dostları vardı. O bir şey dediğinde kendisini dinliyorlar, bir şey emrettiğinde derhâl yerine getiriyorlardı. (Belli ki) İnsanların etrafını kuşattığı ve hizmet ettikleri biriydi. Onun yaptıkları da söyledikleri de boş ve anlamsız değildi.” (Ebû Bekir eş-Şeybânî, el-Âhâd ve’l-mesânî, V, 631)

               Hiç şüphesiz Sevgili Peygamberimizi (sav) en iyi vasfedenlerden biri üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle'dir. Hind, Hz. Hatice'nin, eski eşi Ebû Hâle Mâlik b. Zürâre'den olma oğludur. Abdullah b. Abbâs bir gün kendisine, “Resûlullah'ı bize tasvir et, zira muhtemelen aramızda onu en iyi bilen sensin.” deyince Hind, “Anam babam ona feda olsun!” dedikten sonra şöyle devam eder: “Resûlullah (sav), genelde sessizdi; daima düşünceli ve hüzünlüydü. Az ve öz konuşurdu. Uzatmazdı, kısa da kesmezdi. Konuştuklarını (gerektiğinde) tekrarlardı. Öğüt verdiğinde ciddi dururdu, kederlenirdi. Kendisine karşı çıkıldığında yüz çevirir giderdi, ashâbıyla konuşarak rahatlardı. Nimet az bile olsa olsa ona saygı gösterirdi. Hiçbir yiyeceği kötümsemezdi. Tebessüm ederek güler ve güldüğünde (bembeyaz dişleri) dolu tanesi gibi (gözükürdü).” (Ebû Bekir eş-Şeybânî, el-Âhâd ve’l-mesânî, II, 418)

               Abdullah b. Abbâs'ın yanı sıra Hz. Hatice'nin oğlu Hind'den Hz. Peygamber'i tasvir etmesini isteyen bir başka sahâbî de Hz. Hasan'dır. O, Allah Resûlü'nü en iyi bir biçimde tasvir eden şahıs (vassâf) olarak nitelenen dayısı Hind'den Hz. Peygamber'in (sav) hilkatini, şekil ve şemâilini (hilyesini) tasvir etmesini istediğinde şu cevabı almıştır:

               “Resûlullah (sav) bakışlarıyla, dolgun yüzüyle heybetli bir görünüme sahipti. Yüzü dolunay gibi parıldıyordu... Saçı çözüldüğünde onu ayırır (yanlara salar) dı. Saçları çözülmediğinde kulak memelerini geçmezdi... Alnı genişti. Kaşları hilâl gibiydi, gür ve birbirine yakındı; iki kaşının arasında bir damar vardı ki öfkeli hâllerinde kabarır, normal zamanlarında ise gözükmezdi. Burnu kemerli ve inceydi.... Sakalı sık ve gür; yanakları ise düz idi. Ağzı geniş, ön dişlerinin arası seyrekti... Boynu, (saf mermerden yapılmış) heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumluydu. Sıkı etliydi. Karnı ile göğsü aynı hizada idi... Avuçları ve ayakları irice ve kısaydı. Ayaklarının üstü öyle pürüzsüzdü ki üzerine su dökülse akar giderdi... Yürürken, sağlam adımlarla hafif önüne eğilerek yürürdü. Adımlarını uzun ve seri atardı. Sükûnet ve vakar üzere yürürdü... Bir tarafa dönüp baktığında, bütün vücudu ile birlikte dönerdi. Bakışlarını kısa tutardı. Yere bakışı, göğe bakışından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakardı. Ashâbı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selâm verirdi.” (Tirmizî, Şemâil, 11)

                             

                           KAYNAK : HADİSLERLE İSLAM

YAZARLAR