
Bir varmış, bir yokmuş. Bir güzel yurtluk varmış. O kadar güzel, o kadar güzelmiş ki tekmil yaratıkların iştahı kabarıyormuş. Bu yaratıklar, bu güzel yurtluğu zapt etmek için yamuk, yas yamuk bir ma-sanın çevresinde toplanıp yurtluğu kendi aralarında pay etmişler. Sonra da bir tarih koyup o tarihte işgal etmişler. İşgal etmekle kalmayıp bütün güzelliklerini talan etmişler. Talan etmekle de yetinmeyip halkını kırmışlar; çocuklarını nehirlere, fırınlara atmış, dişilerine tecavüz etmişler.
Gidişat kötüymüş; kötü olduğu kadar da umutsuzmuş. Umut yok olmuş, yarın yok olmuş. Duvar diplerinde sabi sübyanlar telef olmuş. Umudun tükendiği bir anda bir Fırtına Kuşu çıkmış ortaya; önce umutsuzluğa, sonra da kadere savaş açmış. Umutsuzluğu da kaderi de bir kanat vuruşuyla parçalamış. Ardından leş yiyen çaylakları, leş yiyen akbabaları, … yiyen kara kargaları darmadağın etmiş; bağımsız bir kuşlar cumhuriyeti kurmuş.
Fırtına Kuşu’nu halkı çok seviyormuş, çok seviyormuş sevmesine de bu vaziyet dünün etçillerinin işine gelmiyormuş. Bezirgân saltanatlarının temellerini sarsan Fırtına Kuşu’nu hain ilan etmişler. Etmezler mi… Fırtına Kuşu yönetime halkını ortak etmiş; o günden sonra üreten de yöneten de kendileri olmuş.
Bundan ötürü Fırtına Kuşu’na, onun yurtluğuna karşı yaman bir savaş başlatmış leş yiyenler. Savaş, gizli açık bütün araç gereçlerle sürdürülmüş. Dün değişime karşı çıkanlar, bugün değişimin bütün nimetlerinden yararlanır olmuş. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında… Bu güruh, Fırtına Kuşu’nun cumhuriyetini ortadan kaldırmak için eşi benzeri görülmemiş bir savaş açmış; açmakla da kalmayıp toplu kıyımlara girişmiş. Fırtına Kuşu’nun bütün değişimlerini yok etmek için yemin üstüne yemin etmişler.
Bir gün Gök, Fırtına Kuşu’nun kutsal değerlerine dair bir methiye dizmiş. Kırlangıç çok beğenmiş, saka çok beğenmiş, kumrucuk çok beğenmiş, serçecik de… Onlar sevmiş ya methiyeyi; karadan dönme Alaca Karga, Fırtına Kuşu’nun değerlerinin üstünü çizmiş. “Osman’ı Çalan Saksağan” da çizmiş değişimlerin üstünü.
Saksağan, Gök’e demiş ki:
“Sen de ben de Fırtına Kuşu’nu severiz. Severiz sevmesine de… Ben kavgaya giremem. Tüneğimin döneğini kırarlar, dönemez olurum. Tüneğimi altımdan çekiverirler.”
Karadan dönme Sarıyılan’la Sarı Çıyan ise, “Bizim için hava hoş,” demişler. “Altta kalanın canı çıksın.”
Ama Baş Saksağan, “Olmaz,” demiş. “Ol sebepten ötürü olmaz; biz de olmaz diyoruz.”
Buna sebep Fırtına Kuşu’nun gözleri dolmuş. Buna sebep Gök de ağlamış. Kuşların, serçelerin, kumruların, turnaların… Fırtına Kuşu’nun yurtluğu kemirile kemirile, ufalana ufalana tükenip gitmiş.
Göğü gök gibi, yeşili yeşil gibi olan o yurtta artık hiçbir şey eskisi gibi değilmiş. Çanakçılar, değnekçiler, hak yiyiciler baş olmuş. Hiçbir yerde hiçbir şey olamayanlar söz ve ikbal sahibi kesilmiş. İmza yerine parmak basanlar bile baltalara sap olmuş. O günden sonra bütün saplar kutsal bir ağaç sayılmış.
Hal böyle olunca bezirgân saltanatının savağına su taşıyan yolaklar da yolsuz kalmış. Değirmenlerin savakları yavşamış; bal tutanlar parmaklarını yalaya yalaya tüketmişler.
Fırtına Kuşu’nun yurdunda bundan sonra hiçbir zaman iki, iki daha dört etmemiş. Çanakçıların, çorbacıların, değnekçilerin devri hüküm sürmüş. Ve o günden sonra, Fırtına Kuşu’yla birlikte kuşların en güzellerinin — kumruların, serçelerin, kekliklerin, turnaların --gözyaşları bir daha dinmemiş…

