Seçim rüzgarlarının yavaş yavaş etkisini arttırdığı zaman dilimindeyiz. 10 – 15 gün sonra ülkeyi 5 yıl yönetecek kadroyu seçmiş olacağız. Demokrasi kendi kendimizi yönetme rejimi olduğuna göre, bizi yöneteceklerin belirlenmesi işi eşit hakla, eşit oyla gene kendimizin seçeceği bir işlem ile belirlenmiş olacak.
Eskiden seçim sathı mahallinde diline sahip çıkmak gerekir derlerdi. Babam rahmetli, biz çocukken, siyasi tercihi konusunda bize herhangi bir ipucu vermezdi. Arkadaşlarımızın çoğunluğunun babası, annesi – bizim o ortamda olmamıza rağmen – siyasi parti taraftarlığını açıklardı. Hatırlarım ki; babama “sen hangi partiye oy vereceksin baba?” Diye sorduğumda, cevaben: “çocuklar böyle şeylere karışmaz.” Demiş, üstüne azarlamıştı. Bizim ailenin aksine birçok ailede aile içi ve dışında parti propagandaları yapılır, hatta çocuklar dahi işin içine karışırdı. Aile sohbetlerinde, konu komşu ziyaretlerinde kırgınlıklar, hatta küskünlüklere sebebiyet verecek tartışmalar, atışmalar olurdu. Yıllarca birbirinden uzak kalmaya sebep olacak bu tür olaylar alevi geçtikten sonra pişmanlığa sebep olur da, gurur yapılır barışa yelken açılmazdı.
Dışarıdan içeriden bayram ziyaretine gelenler ile bu ara çok siyaset konuşuldu. 3 – 5 gün ara verildi, ortalık biraz durgunlaştı derken, hareketlenme artmaya başladı. Geçen gün bir arkadaş; 30 yıllık arkadaşı ile seçim diyaloğuna girdiğini aynı düşüncede olmalarına rağmen birkaç hususu irdelerken olayın tartışmaya yol açtığını ve aralarında tatsız atışmalara sebep olduğunu söyledi. Hele ki, bir gün sonra her ikisinin de hatasından dönerek özür dinlediklerini ve arkadaş lıklarına kaldığı yerden devam ettiklerini söyledi. Sohbet esnasında seçim konusu açılınca bu tecrübe ile yorum yapmayacağını, yoğurdu üfleyerek yiyeceğini söyledi. Ben de geçen hafta tamda bu sebeple, dikkatli olmamız gerektiği ile ilgili bir yazı yazdığımı söyledikten sonra, okusaydınız bu hataya düşmezdiniz!, dedim ve gülüştük biraz.
Tüm bunlarla beraber eskiden politikadan daha da fazlasını içeren “siyasi görüş” diye bir durum vardı, insanların zihninde. Bir kere sahip okundu mu ölünceye kadar giderdi kendisi ile. Zaman zaman fanatizme varacak kadar siyasi görüşte abartı olabiliyordu. İnadına ve diğer görüşün aksine, yanlış ve hatalar savunulabiliyordu. Türkiye’de insanlar önce sağ – sol diye ikiye ayrılır, onlar da kendi içerisinde ayrılır, her ikisinden de mezc (birleştirmiş) olana da merkez parti denirdi. Tespitimde hata olabilir ama ben, eskiden halkın en az %75’inin bu görüşlere sahip olduğunu ya da gönül bağı ile bağlı olduğunu düşünüyorum. %25’lik kesim ise sonraki süreçlerde konjonktüre göre tarafını sandıkta belli eder iktidar partisi ya da partileri belirlenirdi. Şimdi seçim öncesinde birliktelikler oluşuyor seçime sonra giriliyor. Kıyası size kalmış.
Arkadaşın birisi, şimdiki gençlerin apolitik olduğunu söyledi. Gençlerin apolitik olmasının ebeveynler açısından olumlu karşılanmasının anlaşılabilir olduğunu, zamanında politik çekişmelerin kötü sonuçlar doğurabildiği, özellikle 80’li yıllar öncesindeki sıkıntılar göz önüne alındığında ebeveynlerin haklı olabileceğini söyledi. Şimdiki ebeveynlerin çocuklarının politik olmamasını, hatta politikayla uzaktan yakından ilgisi olmaması gerektiğini istediklerini söyledi. Ben de; bizim gençliğimizdeki siyasi görüşteki insanların (birbirleri ile taban tabana zıt olsalar dahi) siyaset yaparken, ülkemizin daha müreffeh olmasını he defleyen amaçla siyaset yaptığını söyledim ve konunun iyi niyet göstergesinin; birbirimize zıt görüşlü insanların bir diğeri için kullanmış olduğu; “çok iyi insan ama kandırılmış” ifadesini kullanması olduğunu söyledim. Ve ayrı bir güzel tarafının da, gerektiğinde karşı tarafa görüşümüzü daha iyi anlatabilmek ve karşı tarafı kendi görüşümüze kazandırmak için kendi cenahımızdan çok kitap okurken, karşı tarafın da tezlerini çürütebilmek için görüşlerini öğrenmek maksatlı kitaplarını ve gazetelerini okurduk. Yeri gelip kendi mahallemize özeleştiri yönelttiğimizde, fanatiklerimiz “onların kitaplarını, gazetelerini çok okuma! Onlar gibi olmaya başladın!” Diye uyarırlardı.
Konuyu çok da uzatmadan, gençlerin, özellikle 30 yaş altı gençlerin siyasi görüş sahibi olmasa da, millet – memleket meselelerine ve ülkemizi en üst sosyal – ekonomik – teknolojik seviyelere taşıması için gerekli bilinçlenmeye sahip olmalarını istemeliyiz. Her şeyde olduğu gibi “armut piş ağzıma düş!” Deyimini gençler için ancak ölünceye ya da yaşlanıncaya kadar kullanabiliriz. Unutmayalım: “vatan bize atalarımızın mirası değil, bizim çocuklarımıza bıra kacağımız emanettir. Sahip çıktığımız kadar, sahip çıkılmasını öğretmemiz de gerekir gençlerimize!...”
Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi;
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan memleket batmayacaktır.”
Hadi kalın sağlıcakla…

