Bilindiği gibi her din, ona inanan toplumun hayatını, kültür ve medeniyetini ciddi biçimde etkiler. Bu sosyolojik bir vakıadır. Bu bakımdan milletimiz, asırlardır heyecanından hiçbir şey kaybetmeden yaşayarak geliştirdiği değerlerini, dinî ve manevi inançlarıyla yoğurup hallihamur etmeyi bilmiştir. Hatta Türk kültürü, muhteşem İslam medeniyetini, en ihtişamlı ve estetik unsurlarla besleyip geliştirerek zenginleştirmiş, bu müşterek değerlere ait uygulamaları diğer Müslüman toplumlara da başarıyla aktarıp kuvvetle benimsetmiştir. Bu etki ve uygulamalara bütün İslam tarihi şahit olduğu gibi son iki yüz yıldır içerden - dışardan devam eden tüm olumsuzluklara, dayatmalara, hırpalanmalara rağmen günümüz de tanıktır. Kısaca vurgulamak gerekir ki Ramazan, cemiyetimizin tüm katmanlarının paylaştığı ve yaşadığı bir duygu, hayat tarzına dönüşmüştür. Öyle ki Ramazan-ı Şerif teşrif etmeden, “Ramazan Karşılaması” adıyla literatüre girmiş olan maddi ve manevi kadim uygulamalar cemiyette, çarşı ve pazarlarda, sokakta, cami ve tekkelerde, her yönüyle değerlendirilmiştir. Ramazan’ın sevincini üç aylardan başlayarak yaşamayı tüm Osmanlı coğrafyasında gördüğümüz gibi günümüzde de özellikle Balkan Müslümanları arasında hâlen sürmektedir.
1. RAMAZAN KARŞILAMASI
Bu başlık altında ele alacağımız hususları üç ayların girmesiyle başlayan ve genel olarak dinî / manevi ve maddi olarak ikiye ayırılabilen geleneksel yaşama tarzı olarak incelemek mümkündür.
Ramazan ile zirve yaparak bayramla son bulan rahmet mevsimine adım atışta ilk basamak üç ayların ilki Receb-i Şerif / Recebü’l-ferd olduğundan dinî ve kültürel hazırlıklar, Receb ayının girmesiyle başlar. Kültürümüzde ilk kandiller olan “Regâib” ve “Miraç” bu ayda yer alan kutlu zaman dilimleridir. Hz. Peygamber’in, bu aylarda ibadet ve taate teşvik edici tavsiyeleri özellikle tasavvuf literatüründe kuvvetle yer bulmuştur. Nitekim bu ayları tümüyle oruçlu geçirmek Türk kültüründe diğer İslam milletlerine nazaran daha rağbet edilen bir uygulamadır. Receb-i Mürecceb için Efendimizden geldiği nakledilen ve “Receb, Allah’ın ayı”, Şaban için “benim ayım”, Ramazan ise “ümmetimin ayı” şeklinde gelen rivayetler hakkında farklı değerlendirmeler olsa da tergib içerdiği ve başka hadislerle desteklendiği içi kültürümüzde üç aylara çok değer verilmiştir. Şaban ayında “Berat”, Ramazan ayında da “Kadir” Geceleri dinî duyguların ve ibadetlerin zirve yaptığı kutsal zamanlardır. Osmanlı’da, Receb ayından başlamak üzere bayrama kadar süren üç aylardaki Osmanlı / İstanbul hayatı dinî, tarihî, edebî, mûsıkî ve kültür kaynaklarında zengin bir şekilde ele alınmıştır. Bu kaynaklarda yer alan bilgiler, hemen bütün Osmanlı coğrafyasının eski başkentleri, büyük şehirler, küçük yerleşim birimlerinden köylere kadar farklı imkânlarla sınırlanmış olsa da üç ayların idraki hakkında aynı hususlara işaret ederler. Osmanlı toplumunda Receb ayından başlayarak bayrama kadar devam eden süreç; dinî, tarihî, edebî ve folklorik açılardan zengin bir birikimi yansıtır. Başta payitaht İstanbul olmak üzere tüm Osmanlı coğrafyasında -imkânlar dâhilin-de farklılık gösterse de- üç ayların idraki benzer kültürel kodlar üzerine inşa edilmiştir. Bilhassa Şaban ayının on beşinden sonra halkın önemle giriştiği ev ve camilerin temizliği, Ramazan erzakının tedariki, vakıflar idaresince cami ve tekkelere gönderilmesi vakıf şartlarınca belirlenmiş malzeme ve erzakın teslimi gibi işler Ramazan hazırlıklarını oluştururlar. Bu aylardaki kandiller, Ramazan’ın manevi iklimine bedenen ve ruhen esaslı bir hazırlığın yaşanmasını sağlar. Bunların ihyası Türk-İslam kültüründe, daha doğrusu geleneksel Osmanlı uygulamasında ayrı ayrı ele alınarak genişçe incelenecek kadar zengin unsurlar taşır.
Ramazan Tedariki Görmek: Bu iki ayda yapılan hazırlıkların en önemli toplumsal yanını Ramazan erzakını temin için çarşı-pazara çıkarak “Ramazan tedariki görmek” teşkil eder. Osmanlı toplumunda içtimai olarak zenginler, hâli vakti yerinde olanlar ve fakir fukaranın aynı mahallelerde beraberce saygı ve sevgi içinde yaşaması, toplumun bütün kesimlerinin birbirini tanımasını ve yardımlaşmasını kolaylaştırırdı. Bu durum mahalledeki ihtiyaç sahiplerinin nisbî de olsa Ramazan’ı rahatça geçirecek erzaka sahip olmalarını önceleyen ve din kardeşliğinin vazgeçilmez vasfı olan paylaşım (infak) anlayışını göstermektedir.
Maddi - Manevi Temizlik ve Ramazan Hamamı:
Ramazan öncesine kadar herkes evlerini, mahalle camilerini, hatta sokakları, rahmet mevsiminin ruhlardaki arınmasına paralel olarak madden de temizlemeye, tabir caizse “Padişah girmez saraya, hâne ma’mûr olmadan” mısraının manasına uygun hâle getirmeye çalışırdı. Bu rahmet mevsimini tertemiz bir bedenle karşılamak üzere kadın-erkek, çoluk çocuk herkesin çarşı hamamlarına yönelmesi önemli bir gelenektir. Hatta mahalle zenginlerinin konak bahçelerindeki özel hamamlar, Receb ve bilhassa Şaban ayları boyunca neredeyse hiç söndürülmez, hamam faslı denilen geleneksel uygulamalarla mahalle sakinlerinin hiçbir ücret ödemeden hizmetlerine tahsis edilirdi. Öyle ki mahallenin dindar olmayan sakinleri bile şairin “Dehen ü destini meyhare yudu sahbadan / Kûze-i bâdeyi ibrik-i vudû etti heman” beytindeki nükteli anlatımla, hızlı bir dönüşe girerdi. Özellikle hamam faslının ardından bu aylar boyunca içkiyi terke yönelirler, “gündüz sâim gece kaim” asude bir yaşama biçimi ile rahmet mevsiminden pay almaya çalışırlardı. Artık cami-lerde cemaat gittikçe artmaya başlar, “hafız ve vaiz dinlemek” denilen Ramazan karşılamalarına rağbet ziyadeleşirdi. Devrin kaynakları bu kalabalık Ramazan cemaatine “Ramazan sofuları” dendiğini yazarlar.
Ramazan İmamlık ve Hafızlığı :
Devlet ricali, zenginler, hâli vakti yerinde olanlar konaklarında teravih kıldırmak, mukabele okutmak için salih, güzel sesli imam ve müezzinlerle anlaşma yaparak onlardan rahmet mevsimini lakıyla ihya niyetiyle hizmet alma telaşına girerlerdi. Ayrıca selatin camilerinde aile mukabelelerini okuyacak hafızlar tutulur, namaz öncesi ve sonrası, bu Kur’an ayında ziyafet-i Kur’aniyye ile cemaatin kulaklarının pası silinir, kalpler ilahi hikmetlerle âdeta cilâlanırdı. Halkın bir kısmı Şaban’ın son haftasında başladıkları hatimlerini, Kadir Gecesi’nde duasını yapmak için camilerde “rahle mushafı” veya “kıta-i kebir” denilen iri harflerle yazılmış Kur’an-ı Kerimlerden tamamlamaya çalışır, geçmişlerinin ruhunu tazize yönelirlerdi. Matbaanın yaygınlaşmaya başlamasından önce pek çok camide bulunan vakıf mushafların başında cüzünü okuma sırasına girenlerin durumunu şair nükteli bir beyitle anlatmıştır: “Alınır mı Ramazan sofularından Mushaf / Rahlenin nevbetin beklemeyince insan” Baharda çalışmalarını artıran arıların seyrüseferlerine benzeyen bu camilerdeki mevsim hareketliliğini, halka vaaz ve nasihatte bulunacak -devrin tabiriyle ders verecek- âlim-arif ve natuk hoca efendiler artırırdı. Bunu aynı zamanda halkı dinî konularda aydınlatacak imamların, hademe-i hayratın paslanmış gönülleri rahmete hazırlamaları şeklinde düşünmek gerekir. Tüm bu hazırlıklar sayesinde başka zamanlarda camiye ve cemaate devam imkânı bulamayanlar bile namazlarını camilerde kılmaya özenirlerdi.
Kandil Alayları :
Üç ayların gelmesiyle kandil geceleri de başladığından, halkın ve bilhassa padişahların ikametgâhlarından kendi yaptırdıkları selatin camiler başta olmak üzere Ayasofya gibi şehrin diğer büyük camilerine giderek geceyi orada devlet erkânı ve halkla birlikte ihya etme, törenlerin ardından yine saraylarına dönme merasimlerine “Kandil Alayı” veya “biniş” denilirdi. Alayın güzergâhı üzerindeki yollar tamir edilir, bina ve duvarlar boyanır, müsait yerlerde taklar kurulur, icap eden tanzifat yapılırdı. Bunların en muhteşemi ise “binbir aydan hayırlı olan Kadir Gecesi” yapılan Kadir Alayı’dır. Halkın gerek bu alayı seyri, gerek alayın yapıldığı camilerdeki törenlere katılması şehrin hayatında unutulmaz müstesna olaylar olarak vakanüvis tarihlerinde yer almış, hafızalarda yıllarca yaşamış ve son devir edebî eserlerine intikal etmiştir.
Ramazan Aydınlatması Mahya :
XVI. asırdan bu yana kandil ve Ramazan gecelerinde camilerin kubbe dışı ve içi ile minarelerde zeytinyağı kandilleriyle yapılan aydınlatmalar “mahya” adıyla anılmıştır. Minerelerde “ikad-ı kanâdil” için yapılan vakı?ar, “kandilciyân” ve “serraç” diye isimlendirilirmiştir. Mahya kurmayla vazifeli olanlar da “mahyâciyân” adıyla anılan vakıf görevlileri tarafından yerine getirilmiştir. Ramazan ayı gelmeden şehirlerde yapılan mühim hizmetlerden biri de kaynaklarımızda kısaca “Tenvir ve Tanzif-i Ramazan” adıyla anılan aydınlatma ve düzenleme hizmetleridir. Bunlar şehirler ve sokakların devrin imkânlarıyla aydınlatılması yanında, cami içi ve dışında, minare, kubbe, mahya ve kandillerle yapılan tenvirattan ibarettir. Mahya kurulacak camilerin minareleri arasına halatlar germek, kubbelere kaftan giydirmek için takım düzmek bu ayın geleneksel hazırlıkları arasındadır. Mahyalar selâtîn camilerin iki minaresi arasına kurulduğu gibi bazen tek minareli camilerin minareleri ile kubbe alemleri arasına da çekilirdi. Hatta bu tür mahya kurulmaya müsait olmayan camilerde ana kubbe alemden itibaren yapıyı kuşatacak biçimde kandillerle donatılır, buna da “kaftan giydirme” denirdi. Sultan Abdülaziz zamanında yaşayan ve mahyacılığı bir sanat hâline getiren Süleymaniye Camii’nin ünlü mahyacısı Abdüllatif Efendi, şehrin en yüksek tepesi üzerine inşa edilmiş, nerdeyse beldenin her tarafından seyredilebilen abidevi yapısı ve minareleri arasına biri sabit üç katlı hareketli mahya kurmakla tanınmıştır. Bu panolardan Unkapanı Köprüsü ile Azapkapı Camii’nin resmedildiği ortadaki pano sabit, arabaların yer aldığı üst ve balıklarla kayıkların yer aldığı alt panolar hareketli idi. Bunların ileri-geri hareket ettirilmesi mahyaya canlılık verir, halk bunları saatlerce büyük bir memnuniyetle seyrederdi. Çoğunlukla tek minareli büyük camilerin hariminde kubbe içinin ön tarafına veya mihrabın üst kısmına gelecek şekilde asılan kandillerle “iç mahya”lar da kurulmuştur. Daha çok Ramazan’ın başladığının halka bildirilmesi maksadıyla atılan kuru-sıkı topların şehri saran gümbürtülerine eşlik eden bir ışık gösterisi daha vardır ki konumu müsait camilerin minarelerinden şehrin uygun meydanlarına uzatılan yağlı bir urgan üzerinde yakılan özel bir kandilin gökyüzünü aydınlatarak yere doğru akmasıdır. Buna da “mahya uçurmak” denilmiştir. Netice olarak, kandil ve Ramazanlarda başta camiler ve sokaklar olmak üzere şehrin karanlık geceleri, şairlerin “Her cami-i zîbende birer hırmen-i nûr / Silme mikyâl-i kanâdil-i zücâc-ı rahşan” veya “Lâlezar-ı din çerağanı kıyas eyler gören / Her menâr üzre saf-ı kandil kim sûzan olur” beyitlerinde tasvir edildiği gibi parıl parıl parlar. Bu günümüzde şehir aydınlatmalarında yaygın olan abidevi yapıların silüetlerini kontürler hâlinde ortaya koyan anlayışlarla yarışacak bir estetik değeri ifade eder. Buna iç ve dış mahyaların kurulduğu yer ve zamana göre değişen şekil ve yazılardan oluşan mesajlarını da eklemek gerekir. Nitekim şair bunu “Eşkâl-i Süreyyâ-yı felek yeknesak üzre / Mahiyyesi bunun her gece başka nişandır” beytiyle anlatır.
Ramazan Cerri :
İlk devirlerden itibaren Osmanlı uygulamasında üç aylar boyunca Medreselerde dersler tatil edilirdi. Hocalar ve yetişmiş talebeler bu bereket aylarında bildiklerini halkla paylaşmak ve geçimliklerine katkı temini için şehir, kasaba ve köylere giderek camilerde vaaz verir, Kur’an okur ve diğer din hizmetleriyle halkı irşad ederler, soruları cevaplandırır ve çocukların dinî bilgiler almasına yardımcı olurlardı. Bilhassa teravih kıldırmak, mukabele okumak gibi topluca yapılması gereken din hizmetlerini yerine getirmek üzere, “cerre çıkmak” denilen bu uygulama, talebelerin öğrendiklerini hakla paylaşarak pekiştirmek ve tahsili esnasında ihtiyaç duyduğu - günümüzdeki burslara benzeyen- maddi imkânları alın teri dökerek elde etmeleri manasına gelirdi.
Ramazan İmsakiyesi ve Muvakkitlik :
Ramazan’dan önceki son hazırlıklardan biri de müneccimbaşılık, muvakkitlik gibi işlerle vazifelilerin hicri ayların başlangıç ve bitişlerini belirlemek, namaz vakitlerini, özellikle de iftar ve imsak saatlerini tespit etmektir. Ramazan her sene kameri takvime göre farklı miladi aylar ve mevsimlerde yer aldığından o senenin “imsakiye cetvelleri” yeniden düzenlenirdi. Günümüzde de devam eden kadim geleneğe göre imsakiye hazırlamak önemli bir iştir. Matbaanın yaygınlaşmasından sonra bu cetveller artık basılıp satılmış ve günümüzde olduğu gibi hayır sahiplerince dağıtılmıştır.
2. RAMAZAN’IN TESPİTİ
Ramazan’ın başlaması veya tarihi terminolojisiyle Ramazan hilalinin belli gözlem ve usullerle gözlenmesine “rü’yet-i hilal” denilmektedir. Osmanlı geleneğinde bu işle vazifeli olanlar, yanlarında şahitler olarak Şaban’ın son günlerinde Ramazan hilalini görmeye çıkarlar. Bu gözlem İstanbul’un kara ufuklarına hâkim Edirnekapı Mihrimah Camii minarelerinden ve deniz tarafında ise devrine göre Ayasofya, Sultanahmet ve Süleymaniye minarelerinden yapılırdı. Hilali görenler şahitleriyle Bâb-ı Meşîhat’e ulaşır, usulen kurulan bir alacak verecek davasında hilalin görüldüğü kadı huzurunda şahitlerle belirlenince, mahkemenin düzenlediği bir ilamla Ramazan’ın başladığı kaydedilirdi. Vakte göre Süleymaniye mahyacıları kandil çekerler, mahya uçururlar, kara ve denizde peş peşe toplar atılır, yer gök bu şadımanlık içinde büyük bir coşkuyla oruca hazırlanırdı. Ramazan’ın başladığının bu şekilde ilanı devrin imkânlarıyla ayrıca “kâğıt uçurularak, kaleden kaleye toplar atılarak” civar şehirlere de ulaştırılır, uzak ve farkı olan bölgeler ise benzer uygulamaları kendi merkezlerinde tekrarlardı. Halk yeni bir rahmet ayına ulaştığı için şükrederek birbirini tebrik eder, böylece “bed-i sıyam” denilen orucun başlangıcı ilan edilmiş olurdu. Özel bir uygulama da Ramazan davulcu-larının arkalarında şen şakrak çocuklarla sokak sokak dolaşıp mâniler söyleyerek orucun başladığını veya iftar vaktinin girdiği ilan etmeleridir. Ramazan, böylece toplumun bütün kesimlerine gelmiş olur, yedisinden yetmişine herkes şenlikler, dua ve şükürler içinde mübarek Ramazan’a girilmiş olurdu. Yahya Kemal’in: “Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? / Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor! / Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; / O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?” mısraları onlarca top sağımıyla Ramazan’ın başladığının ilan edilmesini anlatır.
Ramazan Gün ve Gecelerini İhya :
Ramazanlar mevsimine göre, şehirlerden en ufak yerleşimlere kadar farklı yaşanırdı. Şehir-lerde hayat öğleye doğru uyanmakla başlardı. Kısa süren bir iş gününün ardından insanlar camilere, türbe ziyaretlerine ve evlere doğru akardı.
Ramazan ve Camiler :
Ramazanda, hayatın kalbi camilerde atardı. İnsana huzur ve sükûn veren cami uygulamalarından biri de başta selatin camileri olmak üzere mahalle mescitlerine, tekke ve zaviyelere kadar her ibadethanede mukabele okunması ve halkın bunları büyük bir heyecanla dinlemeye koşmasıdır. Ayrıca meraklılar, tanınmış ulema ve vaizlerin vaazlarını ay boyunca aksatmadan takip ederlerdi.
Ramazan Sergileri :
Payitahta ikindinin ardından camilerden çıkan halk, Fatih, Sultan Ahmet, Bayezid gibi selatin camilerin avlularda kurulan sergilerden iftariyelikler, diş kiraları, hediyeliklerini tedarik etmeye girişirdi.
Nurlanan Evlerde iftarı Beklemek:
İlk gün hemen bütün Ramazan evlerde şekillenirdi. Herkes evinde ailesiyle birlikte iftar et-meye özen gösterirdi. Âdeta “Cennetü’r-racüli dâruhü / Müminin evi cennettir” sırrı Ramazan’da her yönüyle gerçekleşir. İnsanlar, Ramazan’ın ruhlarda temin ettiği sükûnet içinde ve duaların kabul edildiği bu vakitte, iftar sofraları başında büyük bir sessizlikle beklerlerdi. Kuvvetli bir nefs terbiyesi ve sabır eğitimi olan ve kaynaklarımızda dua ve sena ile “hulûl-i vakte intizâr” başlığı altında anlatılan bir hâlet-i ruhiye içinde top atılması ve ezan beklenirdi. Orucun açılmasıyla birlikte “ahşap ve kerpiç evleri âdeta nur kaplardı.
İftar Davetleri :
Ramazan gecelerinin bilhassa 15’den sonraki en önemli kısmı, her mahfilde ve seviyede verilen, davetlilere olduğu kadar tanıdık - tanımadık herkese açık ikramlardır. “Soframız, nur hanemiz mamur” deyimi bilhassa Ramazan sofralarını anlatmak için kullanılmıştır. XVI. yüzyıldan itibaren devlet teşrifatına girdiği anlaşılan, sarayda ve rical konaklarındaki bu davetler; misafirlere, mevsimine ve davet sahibinin hâli vaktine göre değişik sunumlarla yapılırdı. Melceü’t - Tabbahîn” ve “Ramazan Lezzetleri” gibi eski ve yeni eserler Ramazan yemeklerinin veya mutfağının zenginliği hakkında yeterli fikir verirler. Yaz Ramazanları saray ve yalı bahçelerinde, kış Ramazanları ise konak ve hanelerde muhteşem ikramların yapıldığı mekânlar olmuştur. Nitekim konak iftarlarının kayda geçmiş en meşhur örneklerinden biri Sultan II. Mahmud’un bir emr-i vaki ile katıldığı Şeyhülislam Dürrîzâde’nin konağındaki iftardır. Padişah, ikramlarının zenginliği ve sofrasının düzeniyle şöhret bulmuş Dürrîzâde’nin Üsküdar Paşakapısı’ndaki konağına habersiz olarak iftara gitmiş ve 150 kişilik maiyetiyle mükellef bir şekilde ağırlanmıştır. Sadrazamımdan şeyhülislamına kadar kısım kısım devlet ricali, askerler, ulema ve meşayih yanında yabancı misyon şefleri ve papaz, patrik ve hamamların da davet edildiği geleneksel saray iftarlarının en önemli ev sahiplerinden biri, Sultan Abdülhamit ve Yıldız sarayıdır.
İftara Davet Tezkereleri :
Önceleri sözlü olarak yapılan iftar davetleri, yaklaşık son üç yüz yıl boyunca, Ramazan edebiyatının birer parçası olarak ele alınacak derecede belagat özellikleri taşıdığından inşa kitaplarına girecek edebî unsurlara sahip olmuştur.
Muhteşem İftar Sofraları :
Genellikle sofralardaki ilk fasıl iftariyelik denilen zeytin, peynir, simit, çörekler, reçeller, pastırma ve sucuk gibi atıştırmalıklardan oluşur. Ramazan pidesi, çorba ve yahni, dolmalar gibi etli yemeklerin de iftar sofralarının vazgeçilmezi olmuştur. Çeşit çeşit zeytinyağlılar, pilavlar yanında değişik hoşaflar yer almıştır. Bölgelere göre değişen börek türleri sofralara bir başka revnak katmıştır. İstanbul’da Ramazan tatlıları arasında başköşe güllaçlara aittir. Buna kadayıf çeşitleri, ev baklavaları, burmalılar, paluzeler vs. gibi tatlıları eklemek gerekir. İftariyeliklerle oruç açıldıktan sonra cemaatle akşam namazının edasına kalkılır, ardında tekrar sofraya dönülürdü. “Et’ime-i nefise” denilen Ramazan’a mahsus yemeklerin ikramıyla iftar tamamlanırdı.
İftar Sonrası : Sofradan kalkıldıktan sonra tamamen kültürümüze ait uygulamalardan “diş kiraları” dağıtılırdı. İftar sonrasına kalanlar divanhane denilen salonlara geçer, istirahat edip abdest tazeleyerek teravihe hazırlanırlardı. Gece boyunca Ramazan meşrubatları, şerbet ve şurupları ikram edilir, fasıl fasıl kahve ve çaylar içilir, meyveler ikram edilirdi. Bunlar, ayrı bir yazıda ele alınacak kadar zengin konulardır.
Teravih : Saray, yalı ve konaklarda nadide seccadeler ü-zerinde güzel sesli imam ve müezzinler eşliğinde teravihler eda edilip duagûların edebi özellikler taşıyan, Arapça, Farsça ve Türkçe duaları ardından aşirler kıraat edilirdi. Edirne, Bursa gibi büyük şehir Ramazanlarının unutulmaz uygulamalarından biri, “cami dolaşması” denilen teravihi her akşam başka bir camide kılmaktır. Teravihin her rekâtının bazen hatimle kılınması, cumhur müezzinliği denilen geleneksel usulle, belirli makamlarda kıldırılması kültürümüze has uygulamalardır.
Ramazan İlahileri : Teravihin rekât aralarında makamına uygun okunan Ramazan ilahileriyle zenginleştirilmesi ayrıca ele alınacak kadar geniş bir konudur. Bu uygulamada, namaza kal-kılacağı zaman okunan teşbihin, ısfahan makamında olması gerekir. İlk dört rekât ardından okunacak ilahinin rast, ikinci dört rekâtla bunu takip eden ilahinin uşşak, üçüncü dört rekâtla bunun arkasından okunacak eserin saba, dördüncüsünün eviç, beşincisinin acemaşiran makamından seçilmesi Osmanlı teravihlerinin klasikleşmiş sıralamasıdır. Ancak Ramazan ilahileri beş ayrı makamdan seçilen beş ilahiden meydana gelen bir takım hâlinde okunması sırasında, her gece aynı ilahi takımı okunabileceği gibi değişik makamlarda bestelenmiş farklı ilahilerin de okunduğu uygulamalardan anlaşıl-maktadır. Güfteler genellikle Yunus Emre, Üftâde, Aziz Mahmud Hüdâyî, Bursalı İsmâil Hakkı, Erzurumlu İbrâhim Hakkı gibi mutasavvıfardan seçilmiştir. Besteler ise çoğu tekke mensubu olan klasik Türk mûsıkîsi bestekârlarına aittir. Ramazan’ın ilk on gecesinde okunan ilahilerin güfteleri çoğunlukla, “Merhabâ yâ şehr-i ramazân / Hoş geldin yâ şehr-i mağfiret ve’l-gufrân / Yâ şehr-i nüzûl-i sûre” gibi mısralarla başlar veya aynı mısralar nakarat hâlinde tekrar edilirdi. İlk on beş geceye ait güftelerde bu ay hürmetine Allah’tan rahmet ve merhamet istenir, son on geceye ait olanlarda ise “Elvedâ yâ şehr-i ramazân / Elvedâ şehr-i saâdet elvedâ” gibi mısra ve nakaratlarla nice Ramazanlara kavuşma talebi yer alırdı.8 XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilahi güftelerinde dinî, tasavvuf ve ahlaki öğütler veren metinler de okunmuştur.
Ramazan Eğlenceleri:
Şehir ve köylerdeki Ramazan eğlenceleri teravihten sonra başlayıp sahur vaktine kadar devam ederdi. Başlangıçta, Osmanlı kültüründeki Ramazan eğlenceleri saray ve konaklardaki “Ramazan ve helva sohbetleri, Karagöz ve kukla oyunları, meddah dinlemek” gibi sade ve ölçülü uygulamalardan ibaretken Tanzimat’tan itibaren bu eğlencelerin ölçüsü kaçmıştır. Bilhassa Meşrutiyet’in ardından halk ve aydınlar, mûsıkî fasıllarına, semai kahvelerine, tiyatro ve kantolara, yabancı grupların sirk gösterilerine katılmaya yönelmiştir. Ayrıca “piyasa yapma” fasılları denen, hamiyet-i diniyyeye ve ahlak-ı İslamiyeye aykırı davranışların görüldüğü sokak gezmeleri başlamıştır. Bu eğlenceler zamanla toplumun dinî hayatını zedeleyecek, Ramazan’ın manevi hüviyetini tahrip edecek boyutlara varmıştır. Öyle ki devlet bunları denetim altına almak için “Ramazan tembihnameleri” neşretmiştir. Namık Kemal’in 1283 (1867) yılındaki “İstanbul Ramazanı”nı anlatan mektubu, bu durumun en güzel örneklerini ortaya koymuştur. Ayrıca devrin hatıratlarına, roman ve hikâyelerine de bu durum, en geniş biçimde yansımıştır.
Sahur - İmsak / Temcid ve Temcidhanlar :
Geleneksel Osmanlı Ramazanlarında “gün”, ertesi günün orucuna hazırlık mahiyetindeki sahurun ardından, yeme içmenin bittiği imsak vaktinde tamamlanır. Sahur yemekleri de bölgelere göre oruçlunun gün boyu açlık çekmemesini sağlayacak özelliklerde olup ayrıca ele alınacak kadar zengindir. “Temcid pilavı” ifadesine girmiş pilav ve hoşaf neredeyse değişmez sahur yemeklerindendir.
Minarelerde ezandan ayrı olarak Allah’a yapılan dua, tazarru ve münacatlar olarak tanımlanabilecek temcidler üç aylarda Receb’in ilk gecesiyle başlayıp Ramazan’ın teravih kılınan ilk gecesine kadar yatsı namazının ardından, Ramazan’da ise sahurdan sonra belli bir düzen içinde müezzinler tarafından minarede makamla okunur, minare dibinde toplanan halk da belli güfteleri seslendirirdi. Sabah namazı öncesi veya sonrası okunması mutat olan mukabelelerin ardından girilen yeni günün orucu nerdeyse uykuyla başlar. Şair bunu “Şure-hâk olsa mekânı balişi seng-i siyah / Habgâhı rûzedârın ravza-i Rıdvan olur” beytiyle ifade ederken “Oruçlunun uykusu ibadettir.” rivayetiyle ile bağdaştırmış gibidir.
Hırka-i Saadet Ziyaretleri : Ayın on beşinden itibaren Ramazan bir başka evreye girerdi. Bunlardan en önemlisi İstanbul’da Resûl-i Ekrem’in ashabından Kâ’b b. Züheyr’e hediye ettiği hırkanın, Topkapı Sarayı’ndaki “Hırka-i Saadet” dairesinde ziyaret edilmesidir. Hz. Peygamber’in Veysel Karanî’ye verilmesini vasiyet ettiği söylenen diğer hırka ise Fatih’te “Hırka-i Şerif” Camii’nde halkın ziyaretine açılırdı. Payitaht ve taşra camileriyle tekkelerde ise “Sakal-ı Şerif” ziyaretleri belirli bir adap içinde gerçekleştirilirdi. Her biri kaynaklarda geniş olarak anlatılan bu ziyaretlere ait teşrifat, kaynaklara bütün tafsilatıyla intikal etmiştir. Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet padişah başkanlığında vezirler, şeyhülislam, rical-i devlet, davetliler ve saray erkânının katılımıyla özel olarak ziyaret edilir, ardından iftar sofralarında ikram edilmek üzere kapıkullarının her on neferine birer tepsi baklava gönderilirdi.
Huzur Dersleri: Bütün İslam dünyasında hükümdarların ulema ve meşayihle belirli zamanlarda bir araya gelerek dinî ve ilmî sohbetler yaptıkları bilinir. Osmanlı sarayının Ramazan’a mahsus geleneksel uygulaması ise XVIII. yüzyılda başlayıp XX. yüzyıla kadar sürmüş olan huzur dersleridir. Osmanlılarda 1759’dan 1924 yılında hilafetin kaldırılmasına kadar Ramazan ayında padişahın huzurunda yapılan tefsir derslerine sadrazam, şeyhülislam, devlet ricali ile ileri gelen ulema katılırdı.
Hatim Duaları ve Duahanlar: Mukabele okutan kişiler Kadir Gecesi veya bayram öncesinde devrin tanınmış bir duahanına hatim duası yaptırırlardı. Ağdalı bir Türkçe ile yapılan bu mülemma duaların özelliği, hatim sahiplerinin bütün geçmişlerinin dua metni içinde adlarının tek tek sayılmasıdır. Özellikle padişahların verdiği iftarlarda topluca yapılan dualarla Ramazan vaazları öncesi ve sonrasında yapılan dualar da bu türdendir. Edirne Müftüsü Fevzi Efendi’nin Mevhibetü’l-vehhâb fî ta‘bîrâti’l-elkâb ve münâcâti rabbi’l-erbâb adlı kitabında bu tür dualara birçok örnek mevcuttur.
Ramazan ve Matbuat (Basın Edebiyatında Ramazan): Ramazan edebiyatına dâhil edilebilecek bu türden eserler, Osmanlı’da bilhassa gazetelerin ortaya çıkmasıyla görülmeye başlanmış ve Meşrutiyet’ten sonra yaygınlık kazanmış, Cumhuriyet Dönemi’nde de 1950’lerden 2000’lere kadar sürmüş bir yayın geleneğidir. Bunları gazetelerde yayımlanan “Ramazan Yazıları, Ramazan Sayfaları, Ramazan Ekleri ve Kitapları” olarak ele almak mümkündür. Bu gelenek daha sonra yaygınlaşan radyo ve televizyon yayınlarıyla da sürdürülmüştür. Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, Mustafa Âsım Köksal, Mustafa Runyun, Kemal Edip Kürkçüoğlu gibi isimler Türkiye radyolarında dinî sohbetlerin yayımlanmaya başlandığı 1952’den itibaren radyoda Ramazan’la ilgili konuşmalar yapmışlar çok beğenilen bu konuşmalar daha sonra kitap hâline getirilmiştir. Radyo Konuşmaları: Ramazan 1966-1967 ve Radyoda 1967 Ramazanı Dinî Ahlâkî İftar Sohbetleri bu eserlere örnek verilebilir. Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun Ramazan’a Girerken adlı eseri de özellikle dinî konuların anlatımında geliştirdiği ifade tarzıyla dikkati çekmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının yayımladığı Radyoda Dinî ve Ahlâkî Konuşmalar adlı hacimli eserde de Ramazan konusunda birçok konuşma metni yer almaktadır.
Kaynakça : T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı;
Ramazan Cami ve Hayat; s. 60 - 71
