
Pandemiyle ara verdiği deniz sevdasına bu yıl dostlarıyla, aile dostlarıyla yeniden kavuşmuştu Teoman Bey için yalnızca tatil demek değildi. Tuz kokusunu içine çekmeden, ayaklarını kuma gömmeden geçen bir yaz, eksik yaşanmış sayılırdı. Hatta şaka yollu, "Denize giremezsem kışın dizlerim bana hesap sorar." derdi.
İki eli kanda da olsa deniz mevsiminde hiç değilse üç beş günlüğüne muhakkak gider, kucaklaşırdı. COVID-19 dünyayı esir aldığı gibi onun da hayatının dört bir yanını çelik zincirlerle kapatmış, esir etmişti.
Bundan sonra artık hayat, pandemiden önce ve pandemiden sonra diye anlatılacaktı. Böyle bir yaşam ona göre değildi. Ele avuca sığmaz, haşarı bir çocuk gibi yerinde duramazdı. Yarım saat aynı yerde oturup kaldığı hiç vaki değildi.
Çok sevdiği denizine, kumuna ara vermişti, sebebi COVID-19’du. Beş aile, Didim Tuntaş Otel’de altı yıl aradan sonra birlikte tatil yapmaktayken özgürlüğü doyasıya yaşıyorlardı. Hayata dair sohbetleri bile hep bir kahkahanın işaret fişeği gibiydi. Otel üç yıldızlıydı ama her şey güzeldi. Hani derler ya:
— Yediğin önünde, yemediğin arkanda!
Deniz masmavi, tertemizdi. Denizin üstünde, içinde oynaş tutan kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu bir sürü insan; gökyüzünde üç beş martı süzülmekte, sonra denize paralel bir uçuşla Eşek Adası’na doğru gidip buraların selamını oraya, oraların selamını bizim ellere getirip götürmekteydi.
Birden ince yüzlü bir kadın Teoman Bey’in omzuna dokunarak,
— Ne olur, yanlış anlamayın, dedi.
Sesi rüzgârın hafif esintisiyle mavi denize doğru yayılıp gitmişti. Sonra tekrar:
— Ne olur beni yanlış anlamayın. Dünden beri sizi takip ediyorum. Hem de hiçbir hareketinizi kaçırmadan. Sizi babama benzettim. Ben babamı çok severdim. Ona sebep dünden beri dikkatle hep takip ettim.
Teoman Bey:
— Önemi yok, neden yanlış anlayayım ki? İnsanlar eşleriyle yaratılır derler ya, öyledir. Babanıza benzemek, üstelik böyle güzel bir kadının babasına benzemek çok kıymetlidir!
— Yanlış anlamadığınıza sevindim, dedi adının Aylin olduğunu söyleyen kadın. Sonra devam etti:
— Siz bizim oraların insanlarına benziyorsunuz, Sivaslı mısınız?
— Yok, dedi Teoman Bey.
— Ben Manisa Demirci ilçesindenim. Yalnız Salihli’de oturuyorum. Ben Salihli’nin aydınlık yüzlü insanları gibi bakıyorum ha-yata!
— Ben de Erzincan Tercanlı’yım!
— Erzincan’ı hiç görmedim, dedi Teoman Bey. Erzincan deyince Ali Ekber Çiçek, Davut Sulari, Yavuz Top gelir aklıma. Bu güzel insanlar söylemeye başladı mı gönlüm yerinde yurdunda duramaz, havalandıkça havalanır. Nur içinde yatsınlar, mekanları cennet olsun, anıları önünde saygıyla eğiliyorum!
Adının Aylin olduğunu söyleyen kadın:
— Durun, size babamın fotoğrafını göstereyim, görünce hak vereceksiniz bana!
Kadın telefonunu açtı, galeriden siyah beyaz bir fotoğrafı gösterip:
— Bakın, bakın! Çok benziyor, değil mi?
Teoman Bey, aynada kendi çehresini her ayrıntısıyla tanıdığından, yüzünün, gözünün, kaşlarının, burnunun en ince ayrıntısına kadar bildiğinden hayretler içinde kalmıştı. Kadının gösterdiği fotoğrafla kendi arasında bir benzerlik kuramadığından ne diyeceğini şaşırdı.
Kuşluk vaktidir, zaman yerini öğleye bırakmak için bütün hazırlıklarını bitirmişti. Sonra da tasını tarağını toplayıp gece dinlenecek, yarın yeniden gelecekti. Yağışlı giden mevsimin ardından güneş daha bir yakmaktaydı insanı, nebatı, börtü böceği, her bir şeyi... Serin havadan sonra birden bastıran güneş, kavurup atmıştı her şeyi. Parklara, bahçelere ekilen çimler bir günde sapsarı sararmıştı.
Teoman Bey’in eşi Fatoş Hanım hemen yanı başındaydı. Onun yanında diğer dostları, "Acaba bu konuşma nereye evrilecek?" deyip can kulağıyla onları dinliyor; onlar da Aylin Hanım’ın gösterdiği fotoğrafa dikkatle bakıyor, Teoman Bey’le bir benzerlik kuramıyorlardı.
Sonraki günler kadın, Teoman Bey’le göz göze gelmemek için bakışlarını hep ondan kaçırdı. Bir gün önce bir heyecan fırtınası içinde olan kadın, o günden sonra masaya tek başına oturur, elinde sigarasıyla hep uzaklara bakarken bin bir çeşit hayalin, düşüncenin içinde oradan oraya savruluyordu anlaşılan. Adının Aylin olduğunu söyleyen kadın Teoman Bey’e bir kılçık atıp, içine "Acaba?" diye başlayan yanıtsız soruları boca edivermişti.
“Acaba, acaba, acaba…”
Adı Aylin olan kadın bir benzerlik kurmuştu kurmasına da bu benzerlik surette benzerlik değil, belki de sirette benzerlikti. İnsanlar ruhen daha çok birbirlerine benzerler zaten. Teoman Bey, özünün güzel olması için çok emek vermiş, bir tasavvuf erbabı gibi hayatın içinden süzülüp gelmişti. Özünün, sözünün güzel olması için ruhen ve bedenen kendini sevmiş; o sevgiye mazhar olabilmek için gelip geçici hırlara yer vermemişti hayatında. Teoman Bey dostlarıyla sohbetlerinde:
— Biz Horasan’dan gelen gönül erenleriyiz, bizim evveliyatımız Hoca Ahmet Yesevi’ye dayanır, sonra Anadolu erenlerinin en yücelerinden Bektaş Veli’ye dayanırmış. Öyle demiştir babası Kendirli Hüseyin!
Teoman Bey, o an eşinin ne düşündüğünü bilecek durumda değildi. Yalnız eşi, olayı kızı Ceren’e aktarırken eşinin kadına dair söyledikleri onu hayrete düşürmüştür. Eşi, kızına kadını "çirkin bir şeydi, Gargamel’e benziyordu" diyerek tanımlamıştı ki bu, hakikatin ters yüz edilmesiydi. Teoman Bey:
— Yok canım daha neler! Kadın dünya güzeli değil ama yine de fena değil!
Teoman Bey böyle diyerek gelecek günlere dair bir tartışmanın işaret fişeğini atmıştı gökyüzünün uçsuz bucaksız diyarlarına. Gözlüklü, ince yüzlü kadının babasıyla olan benzerliği surette olmasa belki de siretteydi. Muhtemeldir ki siretleri aynıydı, muhtemeldir ki onlar da Horasan erenlerindendi, muhtemeldir ki onlar da Bektaş Veli ocağının müdavimlerindendi.
O gün zihninde kalan iki soruyla günü tamamlayan Teoman Bey ve grup arkadaşları, özgür hayal güçlerinde kim bilir daha neler üreteceklerdi, biri yitirilmiş bir babanın hayaleti, diğeri ise kendi içindeki o kadim ruhun aynası mıydı?
Haziran 2026 / Salihli

