Resûlullah'ın (sav) “hediyeleşme” söz ko nusu olduğunda hiç hoşlanmadığı şey rüşvet ve iltimas maksadıyla hediye verilmesiydi. Nitekim Hz. Peygamber, zekât toplama memuru olarak görevlendirdiği İbnü'l-Lütbiyye'nin, dönüşte, “Yâ Resûlallah şu sizin, şu da bana hediye edildi!” şeklin de sarf ettiği sözlere son derece üzülmüş, “Anne babanın evinde otursaydın da bir baksaydın ba kalım; sana hediye veriliyor muydu verilmiyor muydu!” diyerek onu azarlamıştı.(Buhârî, Eymân ve nüzûr, 3) Zira kişinin bulunduğu makam ve görev dolayısıyla verilen hediyeler insanlar arasındaki sevgi bağlarını geliştirmez. Hatta görev istis marına götürebilen bir rüşvet şekline dönüşebilir. Rüşvet kokusu taşıyan her hediyeyi ribâ (faiz) ile eşdeğer tutan Hz. Peygamber, “Bir kimse, bir kar deşi için aracılık yapar da kardeşi de sırf aracılığı karşılığında kendisine hediye verir, o da bunu kabul ederse, faiz kapılarından büyük bir kapının önüne gelmiş demektir.” buyurmaktadır. (Ebû Dâvûd, Büyû’ (İcâre), 82) Bunu alışveriş hukukuna da taşıyarak, “Biriniz borç verdi ğinde, (borcu alan kişi) kendisine hediye verir veya onu bineğinde taşımak isterse, ona binmesin ve hediyeyi kabul etmesin. Ancak aralarında bu durum borçlanmadan önce gerçekleşirse bunları yapabilir.” (İbn Mâce, Sadakât, 19) buyurmuştur. Allah Resûlü bunu, bir menfaat elde etmek için borç veren, borcu faize dönüştürmek isteyenlere yönelik söylemişti. Ancak borcunu ödedikten sonra kişinin daha önceden verilmiş bir şarta bağlı olmaksızın hediye vermesinde bir sakınca yoktu. Hatta Hz. Peygamber, “Sizin en hayırlınız, borcunu en iyi şekilde ödeyeninizdir.” (Buhârî, Vekâlet, 5) sözleriyle alacaklıya bu şekilde hediye vermeleri için borç luyu teşvik etmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz daha önce kendisinden yarım vesk (yaklaşık 100 kg.) yiyecek aldığı bir adam borcunu istemeye geldiğinde ona bir vesk olarak geri ödeme yapmış, “Bu yarım vesk senin alacağın, bu yarısı da benden sana (hediye).” buyurmuştu. Yine bir vesk borçlandığı bir başka adama da iki vesk ödemiş, ona da aynı sözü söylemişti.
“Sosyal barış”ın teminine hizmet edecek önemli faktörlerden biri kabul edilmesi gereken hediye, maksadını aşar ve yozlaşır, safiyetini yitirir ve bir rüşvet vasıtası hâline gelirse; olumlu fonksiyonunu kaybeder ve beklenenin aksine “sosyal güvenlik sorunu”na dönüşür. Özellikle de adaletin en hassas terazilerle tartılarak dağıtılması beklenen devlet dairelerinde hediye, şahsî menfaatler uğruna görevi kötüye kullanmaya sebebiyet veren, gayri meşru, gayri ahlâkî bir iş yaptırma aracı hâline gelebilir. İşte bu tehlikeye de işaret eden Peygamber (sav), “Hediyeyi hediye olduğu sürece alın. Borç üzerinden bir rüşvete dönüşünce onu sakın almayın!” (Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağîr, II, 42) buyurmuştur. Adaleti ile tanınan Halife Ömer b. Abdülazîz'in, “Resûlullah (sav) zamanında hediye, hediye idi; bugün ise rüşvettir.” sözüne bakı lırsa uhrevî muhasebe bilincinin zayıfladığı, adlî otoritenin güçlüler ve zenginler lehinde zaafa uğra dığı kargaşa zamanlarında hediyenin, ismi aynı kalsa bile mahiyet değiştirerek rüşvete dönüşebileceği anlaşılmaktadır.
Âlemlerin Efendisi (sav), hediyeyi Allah'ın kullarıyla gönül bağı kurabilmek için tereddütsüz kabul etti, Allah yoluna insan kazanabilmek için hesapsız verdi, Allah'ın kelimesinin yücelmesi uğrunda korkusuzca kullandı, Allah'ın rızasına uygun yer lere sayısızca sarf etti. Bedir'de, Sa'd b. Ubâde'nin kendisine hediye olarak gönderdiği zırhı ve “adb” (keskin) adlı kılıcı kuşandı. Huneyn'de, Ferve b. Nüfâse el-Cüzâmî'nin hediye ettiği katırı düşmanlara karşı mahmuzladı. Hicretin dokuzuncu yılında Medine'ye gelip ashâbın huzurunda İslâm'ı kabul ederek “Bânet sü'âd” kasîdesini okuyan şair Kâ'b b. Züheyr'e, “Muhakkak ki Peygamber, kendisiyle aydınlanılan, Allah'ın çekilmiş yalın kılıçlarından bir kılıçtır.” beytine gelince, üzerindeki Yemen bürdesini çıkarıp takdim etti. Bu şerefli hediye, asırlar sonra Osmanlı'ya, oradan da bizlere intikal etti.
Kimilerine sırf mal hırsı yüzünden, “yüzüstü cehenneme atılır” korkusuyla hediye ve atıyye verdi; nicelerini gönlü İslâm'a ısınsın diye eli boş çevirmedi. Bazen imansız olanı, Müslümanlara tercih etti. Bahreyn'den çok sayıda esir ve mal geldiği gün, bunların taksiminde bazı kimselere çok şey verirken, bazılarına hiçbir şey vermemişti. Bunun sebebini şöyle izah etti: “Vallahi ben bir kimseye hediye verirken bir başkasına vermem. Hâlbuki vermediğim kimse, verdiğim kimseye göre nazarımda daha sevimlidir. Bazılarına kalp lerinde sabırsızlık ve endişe gördüğüm için veriyor; bazısını da Allah'ın kalplerine koyduğu zenginlik ve hayra havale ediyorum!” (Buhârî, Cum’a, 29)
Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvân b. Ümeyye, Huneyn dönüşü Ci'râne'de toplanan ganimet mallarına; develer, davarlar ve çobanlarla dolu vadiye hayran hayran bakarken, Allah Resûlü de onun bu hâlini göz ucuyla takip ediyordu. Bir ara, “Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti?” diye sordu. “Evet” deyince, Resûl-i Ekrem onu yüreğinden vuracak olan sözü söyledi: “O vadi de içindekiler de senin olsun!” Safvân derhâl Müslüman oldu.(Vâkıdî, Meğâzî, II, 854-855) Bundan sonrasını Safvân anlatıyor: “Resûlullah, mahlûkât içinde en sevmediğim kim se idi. Fakat Huneyn günü bana o kadar mal verdi ki neticede benim gözümde mahlûkâtın en sevimlisi hâline geliverdi.” Hediyeler vererek insanların gönüllerini kazanmak, kalplerin tabibi olan Resûl-i Ekrem'in, putperestlerin kilitli kalplerini İslâm'a ısındırabilmek hatta açabilmek için başvurduğu en etkili yollardan biriydi.
Câhiliye döneminde misafire ikramı, cömertliği, akrabaları ve komşularıyla iyi ilişkisi ile meşhur olan Abdullah b. Cüd'an hakkında Hz. Âişe'nin, “Bu hasletler kendisine bir fayda sağlar mı?” sorusuna, “Hayır. Çünkü o bir defa olsun, 'Rabbim! Kıyamet gününde beni bağışla!' demedi.” diyerek cevap vermişti.(İbn Hanbel, VI, 120) Bununla, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca vurgulandığı üzere, diğer salih ameller gibi hediyeleşmenin de mizanda kıymet ifade etmesi için kişinin iman ehlinden olması ve verdiği hediyeyle yalnızca Allah'ın rızasını kazanma amacını taşıması gerekir..
Nebiyy-i Ekrem, tebliğ mücadelesine ve kendisini ziyarete gelen heyetlere atıfla, vefat ânında bile ashâbına hediyeleşmenin öneminden bahsetmiş, üç vasiyetinin birinde şöyle demişti: “Benim onlara hediye verdiğim gibi siz de heyetlere hediye verin!” (Buhârî, Meğâzî, 84)
Fahr-i Kâinat (sav), Rabbine kavuşurken, geride en büyük hediye olarak, Kur'ân-ı Kerîm'i ve sünnet-i seniyyesini bıraktı. Bıraktığı sonsuz hazine değerindeki bu hediyeler, Âlemlerin Rabbine geri döndüğümüz gün, O'na sunmak üzere şimdiden hazırlamak zorunda olduğumuz armağanlara işaret eden rehberlerdir. Mevlânâ'nın Mesnevî 'de de dediği gibi:
“Dostların yanına eli boş gitmek, değirmene gitmeye benzer buğdaysız,
Hak Teâlâ mahşerde sorar halka; 'Diriliş günü için hani armağanınız?',
Bize tek başınıza, âdeta sizi yarattığımız gibi geldiniz azıksız,
Haydi söyleyin, kıyamet gününe armağan olarak ne getirdiniz?”
KAYNAK: HADİSLERLE İSLAM