Sonunda beklediğim an gelmişti. Yeğenim İsmail'in 9 Haziran'daki mezuniyet törenine katılmak üzere ailece Demirci'ye doğru yola çıkacaktık. Beş gün önceden Demirci Öğretmenevi'nden yerimizi ayırtmış, dört gün önce yani 4 Haziran'da ise Halıkent'ten otobüs biletimizi almıştık. Her şey hazırdı. 8 Haziran Pazartesi günü öğleden sonra evde buluşup metroyla Evka 3'e geldik. 16.00'da kalkan otobüsümüz 16.25 civarı Bornova'ya gelebildi. İzmir'in sıcağını geride bırakıp yola çıktık. 18.00 civarı Akhisar'ı geçtik.
Gördes yoluna dönünce üniversite yıllarım geldi aklıma. Yeğenim İsmail gibi ben de Demirci'de Türkçe öğretmenliği okumuştum. 2005 - 2009 arası dört yılım Demirci'de geçmişti. Tatil dönüşleri çoğu zaman abim motorla beni bu yola getirir, otobüse buradan binerdim. Bazı zamanlarda ise köyden Akhisar'a gider, öğleye kadar Akhisar Otogarı'nın bekleme salonunda bekler, 13.30 otobüsüyle Gördes'e giderdim. Otobüs 14.55 civarı Gördes'te olurdu. Oradan da minibüsle Demirci'ye giderdim. 16.30 civarı biterdi bu yorucu yolculuk. Aslında bakarsanız, 9 Haziran tarihinin benim hayatımda bir başka önemi daha vardı. İlkokul birinci sınıfı bitirdiğim gün de bir 9 Haziran günüydü; 1995 yılında bir cuma gününe denk gelmişti. Yıllar sonra yine bir haziran ayında, bu kez bir başka mezuniyet heyecanı için yine yollardaydım.
Akhisar'dan sonra yol bozulmaya başladı. Ben yolun bu halini biliyordum fakat Zeynep'le Saliha Betül ilk defa gidiyorlardı. Onların mideleri biraz fazla bulandı. Yılan gibi kıvrılan yollar bizi Demirci'ye ulaştırdı. 20.00 olmadan bitti yolculuğumuz. Otogarda İsmail'i beklemeye başladık. Biz öğrenciyken otogar yoktu; Çereşe Meydanı'ndan kalkardı otobüsler. Şimdiki otogar şehrin biraz dışında. Yarım saatte bir otobüsler varmış sanırım. Tabii ki taksiler hazır bekliyorlar. Çok geçmeden İsmail geldi. Arabasına atlayıp düştük yollara. İlk durağımız Aydın Pide oldu. Karnımızı doyurup hesabı öderken mekânın sahibiyle muhabbet ettik. Muhabbet ederken patron beni tanıdı. Sağ olsun merakımı giderdi. "Merdivenden yukarı çıkarak Aydın Pide'ye ulaşıyoruz" diye anımsıyordum. Doğru anımsıyormuşum, yan tarafa taşınmışlar.
Oradan çıkıp Halıkent Park Çay Ocağı'na gittik. Demirci'de yaşayıp da buraya gitmeyen yoktur. Bizim zamanımızda sanki daha küçüktü diye hatırlıyorum. Şimdi geniş masaları, düzgün tasarımıyla güzel bir çay bahçesi olmuş. Oldukça da kalabalıktı. Burada bir dipnot düşmem gerekiyor: Demirci'de hemen her şey "Halıkent" şeklinde isimlendiriliyor. Örneğin: Halıkent Seyahat, Halıkent Parkı, Halıkent Oyun Salonu vb. Ben üniversiteye başladığım ilk zamanlar, Halıkent şeklinde bir şirketler grubu var da Halıkent'le başlayan tüm bu kuruluşlar o adamın şirketine bağlı sanmıştım. Doğrusunu öğrenmem uzun sürmedi. Demirci, sadece üniversiteyle değil, halısıyla da önemli bir konumda. Demirci halısı çok ünlü bir halı. Demirci'nin diğer adı Halıkent desek yalan olmaz. O nedenle Halıkent ismi çok sık kullanılıyor.
Halıkent Park'tan Öğretmenevi'ne geldik. Hemen söyleyelim; öğretmenevi eski bir bina. Eski tip kalorifer petekleriyle sizi geçmişe götürüyor. Otel kalitesi beklemezseniz güzel bir yer. Odamıza yerleşince Bahtiyar Hocam aklıma geldi. Derslerimize giren ve aynı zamanda bizim sınıf sorumlumuz olan Bahtiyar Hoca, Öğretmenevi'nde kalıyordu. Son yılımda neredeyse her gün okula beraber gitmiştik. O, Şehir Lokantası'nda çorba içiyor olurdu her sabah. Beni görünce çağırır, hemen çay söylerdi. Çorbasını bitirince de onun arabasıyla fakülteye giderdik. Kendisini kalp krizinden erken kaybettik. Allah rahmet eylesin.
Sabah kahvaltımızı öğretmenevinde yaptıktan sonra Demirci'yi gezmeye başladık. İlk durağımız dört yıl kaldığım öğrenci yurduydu. Önceleri İş Bankası olan yerden rampa aşağı inmeye başladık. "Kışın burası buz tutuyor muydu?" diye düşündüm o an. Yanımızdan arabalar rampa aşağı gidiyorlardı. Freni bir patlasa, tutabilene aşk olsun! Rampadan indikten sonra bir müddet yürüdük. Biz öğrenciyken de var olan çeşmeden kana kana suyumuzu içip şişemizi doldurduk. O an daha önce bu çeşmeden hiç su içmediğimi anımsadım. Ne yalan söyleyeyim, çok şey kaybetmişim. Yaşlanıyor muyuz bilmem ama yurdun yolu bana biraz uzun geldi. Halbuki öğrenciyken kısa sürede hemen ulaşıyordum. Yurtta Nofel abi, Hüdaverdi abi ve Metin abiyle keyifli bir muhabbet ettik; geçmiş güzel yılları andık. Her yeni yıl insana bir şeyler katıyor muhakkak ama arada geç-mişi hatırlamak, yaşanılan yerlere gitmek gerekiyor bazen. Ben Demirci'deki ziyaretlerimde bunu daha iyi anladım. Bir tazelenme yaşanıyor adeta. Bu güzel muhabbetten sonra öğrenciyken her gün gittiğim yoldan yürümeye başladık. Şehir Lokantası artık yok, yerine Tunalar Kırtasiye gelmiş. Biz öğrenciyken de vardı Tunalar Kırtasiye ama diğer taraftaydı ve daha küçük bir alandı.
HALIKET BÖLGE GAZETESİ
Demirci için çok önemli bir şahsiyet olan Halıkent Bölge Gazetesi ve Kardeşler Matbaası Gazetecilik’in Genel Müdürü Cengizhan ERDEM abiyle görüşmek için sözleşmiştik. Kendisini göremedim maalesef. Ben ziyaret ettiğimde henüz gelmemişti, öğleden sonra da ben tekrar gidemedim. Kısmet başka bir zamana inşallah.
Geze geze önce Çereşe Meydanı'na, sonra fakülteye ulaştık. Demirci'de okurken "Her yol Çereşe'ye çıkar." derdik. Gerçekten öyle. Çereşe Meydanı şehrin merkezi; bütün yollar burada kesişiyor. Adı nereden mi geliyor? Tam bilmiyorum ama bence çarşıdan geliyor çünkü şehrin merkezi. Önceleri Halıkent firmasının otobüsleri de buradan kalkıyordu, şimdi o otobüs yazıhanesi taksi durağı olmuş. Fakültede dersime giren, alan bilgisi ve genel kültürüyle bana çok şey katan Şaban Hocamla sohbet ettik. Sonra fakülte kantinine uğradık. Yeni bina açılınca kantin de oraya taşınmış. Binaların isimlendirilmesi değişmiş. Öğrenciyken kantinden üçü bir arada Nescafe alıp içine şeker attığımızı anımsadım. Fakültede sınıfları da gezdim lakin dediğim gibi, binaların ve sınıfların adlandırılması değiştiği için maziyi tam anlamıyla yaşayamadım.
Fakültenin etrafında stantlar kurulmuştu. Bu stantları gezerken gök gürültüleri duyulmaya başladı. Çok da zaman geçmedi, kuvvetli bir yağmur şehri esir aldı. Saklandığımız kuytu alandan çıkıp hiçbir yere gidemiyorduk.
İsmail, mezuniyetin iptal edilebileceğine dair haberler dolandığını söylüyordu. Yaklaşık iki saat sonra yağmur kesilmişti ama fena ıslanmıştık. Benim mezuniyetimde de yağmur geçişi olmuştu ama bu çok fenaydı; caddeler resmen dereye dönmüştü.
Saat : 17.30’dan sonra mezuniyetin yapılacağı İbrahim Ethem Akıncı Stadı’na geçtik. Üşüye üşüye mezuniyet programının başlamasını bekledik. Ama program bir türlü başlamıyordu. Öğrencilerin yürüyüşü bittiği hâlde bir hareketlilik yoktu. Saat : 19.00’a doğru rektör geldi de program ancak başladı. Yine uzun uzun konuşmalar yapıldı; kaymakam ve belediye başkanı da konuştu. Anladım ki Demirci Belediyesi; fakülte ve yüksekokulun birçok etkinliğine sponsor olmuş. O nedenle programda sürekli bu durum vurgulandı, teşekkür edildi. Zaten geç başlanmışken programın gereğinden fazla uzatılması hiç doğru olmadı; akışın biraz hızlandırılması gerekirdi. Sırf bu uzamalar yüzünden memleketlerine dönmek zorunda olduğu için çocuğunun mezuniyetine tam anlamıyla katılamadan giden aileler oldu. Bu etkinlikler birilerinin gururunu tatmin etmek için değil, öğrenciler ve aileleri için yapılıyor; bu gerçeği asla akıldan çıkarmamak gerekiyor.
Peki, programda takdir ettiğim, beğendiğim hiçbir şey olmadı mı? Elbette oldu. Yeğenim İsmail’in adını duymak, onun mezun olduğunu görmek çok güzeldi. Yüksekokul ve fakültenin birincilerini de konuşturdular. Yüksekokul birincisinin ismini unuttum, beni bağışlasın. Fakülte birincisi İpek Dede’ydi. Annesi ve babası o küçükken vefat etmiş; fakülte birincisi bu öğrenciyi anneannesi ve dedesi büyütmüş. Kürsüde çok güzel de bir konuşma yaptı. İnşallah kısa sürede atanır ve mesleğini icra eder.
Üniversite mezuniyetleri güzel oluyor. Lisede de mezuniyet yapılabilir fakat diğer kademelere hiç gerek yok bence. Ufacık çocukları yetişkin gibi giydirip yapılan şey mezuniyet değil, başka bir şeydir. O da bu yazının konusu değildir; böylece mesajımızı da vermiş olalım.
Mezuniyet töreni bittiğinde eve dönmek için çok geçti. Demirci'ye akşam karanlığı çökmüş, ıslak giysilerimiz bizi daha da üşütür olmuştu.
İsmail'e, "Sür arabayı Akhisar'a." dedik. O da öyle yaptı. Geceyi memlekette geçirip 06.00 İzmir otobüsüyle döndük kürkçü dükkânına.
Kurulan bu güzel zaman köprüleriyle yorucu ama çok anlamlı iki gündü. Kim bilir, belki yine bir gün düşeriz Demirci'nin yoluna; yine dolaşırız Demirci yokuşlarında.
Ramazan AKEL, 17.06.2026
