İnsanlık, tarih boyunca birçok değer üretmiş, birçok ilke ortaya koymuştur. Ancak bunların arasında öyle bir ilke vardır ki, hem ilahî vahyin hem de insanlığın ortak vicdanının merkezinde yer alır: canın dokunulmazlığı. Bu ilke, yalnızca hukuki bir düzenleme ya da toplumsal bir sözleşme değil; aynı zamanda insan olmanın en temel gereğidir.
İnsan, yaratılmışlar içinde müstesna bir yere sahiptir. Akıl, irade ve sorumluluk gibi özelliklerle donatılmıştır. Bu sebeple onun hayatı, sıradan bir varoluş değil; korunması gereken bir emanettir. Bu emanetin değeri, sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal huzurun temeli olarak da kendini gösterir. Çünkü bir toplumda can güvenliği zedelenmişse, orada ne adalet tam anlamıyla ayakta kalabilir ne de huzur kök salabilir. Bu hakikati en veciz şekilde ifade eden ilahî beyanlardan biri şudur:
“Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir…” (1)
Bu ayet, bir cana kıymanın ne denli ağır bir suç olduğunu açıkça ortaya koyar. Burada dikkat çeken husus, meselenin yalnızca dünyevî bir suç olarak değil, aynı zamanda uhrevî bir sorumluluk olarak ele alınmasıdır. Yani insan hayatına kast etmek, sadece bir bireye değil; aynı zamanda ilahî düzene karşı işlenmiş bir suçtur. Öte yandan, insan ilişkilerinin güven temeli üzerine kurulması gerektiğini hatırlatan bir hadis de şu şekildedir: “Müslüman, insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.” (2) Bu ölçü, aslında sadece bireysel dindarlığın değil, toplumsal ahlâkın da çerçevesini çizer. Bir insanın gerçekten erdemli sayılabilmesi için, çevresindekilere zarar vermemesi yeterli değildir; onların kendisini güvenilir bir liman olarak görmesi gerekir.
Bugün içinde yaşadığımız dünyaya baktığımızda ise bu temel ilkenin sık sık ihlal edildiğine şahit oluyoruz. Şiddet, sadece savaş alanlarında değil; aile içinde, sokakta, trafikte, hatta dijital ortamlarda dahi kendini göstermektedir. İnsan hayatının değersizleştiği, öfkenin ve tahammülsüzlüğün normalleştiği bir atmosfer giderek yaygınlaşmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: İnsan hayatını bu kadar değersizleştiren nedir?
Bunun birden fazla sebebi vardır. Ancak en temel nedenlerden biri, insanın iç dünyasında hesap verme bilincinin zayıflamasıdır. Bir insan, yaptıklarının bir gün karşılığını vereceğine inanmazsa; vicdanını susturmakta, sınırlarını aşmakta daha kolay davranabilir. Bu nedenle sadece hukuki yaptırımlar değil, aynı zamanda ahlâkî ve manevi eğitim de hayati önem taşır.
Elbette hukuk da vazgeçilmezdir. Adaletin tesis edilmediği, suçun karşılıksız kaldığı bir toplumda caydırıcılıktan söz edilemez. Ancak sadece cezalarla sağlanan bir düzen de kalıcı değildir. Asıl olan, insanın iç dünyasında bir denge kurabilmesidir. Yani kişi, hem kanundan hem de vicdanından çekinmelidir.
Diğer taraftan, can dokunulmazlığı meselesi yalnızca “öldürmeme” sınırında ele alınmamalıdır. Bir insanın onurunu zedelemek, onu aşağılamak, psikolojik baskı altına almak da bu dokunulmazlık alanının ihlalidir. Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir; onun kalbi, onuru ve haysiyeti de korunması gereken değerlerdir. Bu bakış açısı, toplumsal ilişkilerimizi de yeniden gözden geçirmemizi gerektirir. Ailede, eğitimde, iş hayatında ve kamusal alanda daha saygılı, daha anlayışlı ve daha merhametli bir dil geliştirmek zorundayız. Özellikle çocukların ve gençlerin şiddeti normal bir davranış biçimi olarak görmemeleri için, onlara örnek olacak bir duruş sergilemek büyük önem taşır.
Ayrıca, hayatı korumak sadece zarar vermemekle sınırlı değildir; gerektiğinde hayatı desteklemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır. Bir hastaya yardım etmek, bir yaralının imdadına koşmak, hatta bir insanın moralini yükseltmek bile bu kapsamda değerlendirilebilir. Çünkü yaşatmak, en az öldürmemek kadar değerli bir eylemdir. Şunu ifade ederek bitirmek daha kıymetli olacaktır. Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, sahip olduğu teknolojiyle ya da ekonomik gücüyle değil; insan hayatına verdiği değerle ölçülür. Eğer bizler, kendi hayatımızı ne kadar kıymetli görüyorsak başkalarının hayatını da o ölçüde değerli kabul edersek, işte o zaman daha adil, daha huzurlu ve daha yaşanabilir bir dünya inşa edebiliriz. Unutulmamalıdır ki, bir canı korumak sadece bir insanı değil; insanlığın ortak vicdanını ayakta tutmaktır.
Kaynakça:
(1) Nisâ, 4/93.
(2) İbn Hanbel, VI, 22.