Kadere inanan bir insan, âlemde gerçek failin Allah olduğunu kabul eder. Yağmurun belli fizikî şartların oluşmasıyla yağacağını bilir. Ancak ona göre yağmurun yağması olayı, tabiî sebeplerin bir araya gelmesinin sonucuyla sınırlı değildir. Mümin, görünen sebeplerin ötesine geçerek, yağmuru Allah’ın indirdiğine inanır ve bu yüzden onu rahmet olarak adlandırır.
Müslüman, elbette ki güneşin kendi yörüngesinde doğduğunu ve battığını görür. Ancak o bütün bunların Allah’ın plânlaması dâhilinde olduğunu bildiği için, Hz. İbrâhim gibi “Allah, güneşi doğudan doğdurur.” (Bakara, 2/258) der. Böylece sebeplere dayalı olarak ortaya çıkan her olayda sebebi de yaratan asıl Müsebbib’in varlığını hisseder.
Bir Müslüman, açlığın yemekle, susuzluğun suyla giderildiğini elbette ki bilir. O, “Allah, hiçbir hastalık vermemiş ki onun şifasını da vermemiş olsun.” (Buhârî, Tıb, 1) hadisinin de farkındadır ve tedavi olmanın, Peygamberi’nin (sav) tavsiyesi olduğunu da bilir. Ancak o, bunların esas sahibini unutmaz ve Hz. İbrâhim gibi şöyle der: “Beni yaratan da doğru yola eriştiren de O’dur. Beni yediren de içiren de O’dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O’dur.” (Şuarâ, 26/78-81)
Hz. Musa’nın ve o vefakâr İbrâhim’in (as) sahifelerinde de bulunan şu kesin gerçekler, kader anlayışımızın nasıl olması gerektiğini çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Necm sûresinde önce insanın sorumluluğunu hatırlatan şu âyetler zikredilir: “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.” (Necm, 53/36-37)
Hemen akabinde insanın varlık tasavvurunu hatırlatan şu âyetler sıralanır: “Elbette son durak, Rabbinin huzuru olacaktır. O"dur güldüren ve ağlatan; O’dur öldüren ve yaşatan. Rahme atılan nutfeden (spermden) erkek ve dişi çiftini yaratma, öldükten sonra diriltme, tekrar yaratma O’na aittir. İnsanı zengin eden, varlıklı kılan da O’dur...” (Necm, 53/42-48)
Hz. Ali’nin anlattığı şu hadisede Peygamberimiz öncelikli olarak bu hakikate işaret etmektedir: “Bir keresinde Medine’deki Bakî’ Kabris tanı’nda bir cenazede bulunuyorduk. Peygamber (sav) yanımıza gelip oturdu. Biz de onun çevresine toplandık. Elinde bir çubuk vardı. Başını düşünceli bir şekilde aşağıya doğru eğdi ve elindeki çubukla yerde çizgiler çizmeye başladı. Sonra, "Hiç kimse, hiçbir canlı yoktur ki cennet ve cehennemdeki yeri ile saîd (mutlu) veya şakî (bedbaht) olduğu yazılmış olmasın." buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz, 82)
Hadiste zikri geçen “saadet” ve “şekâvet” tabirleri câhiliye Arapları tarafından mutluluk ve mutsuzluğu şans ve talihe bağlayan bir anlayışla kullanılıyordu. Şans ve şansızlığı da kuşların ve yıldızların hareketlerine göre belirliyorlardı. Hz. Peygamber bu sözüyle, mutluluğu ve bedbahtlığı Allah’ın kudreti dışında birtakım sebeplere bağlayan Arapların yanlış algılarını düzeltmektedir. Aynı zamanda şans ve talihe konu ettikleri durumun dünyevî hayatla sınırlı olmadığına, asıl mutluluk ve bedbahtlığın âhirette söz konusu olduğuna dikkatleri çekmiş, her şeyde olduğu gibi mutluluk ve bedbahtlığın da Allah’ın irade ve kudretinden bağımsız var olamayacağını vurgulamıştır. Allah’ın irade ve takdirinin insanın çabası ve yönelmesine göre tecelli ettiğini de hatırlatmıştır. Buna göre insanı hem bu dünyada hem de âhirette mutluluk ya da bedbahtlığa iten şey, aslında kendi yapıp ettikleridir.
Hz. Ömer’in Allah Resûlü’nden rivayet ettiği şu hadis de aslında aynı hususu hatırlatmaktadır. Müslim b. Yesâr el-Cühenî’nin anlattığına göre, Ömer b. el-Hattâb’a, “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demişti. Onlar da, "Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)." demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, "Biz bundan habersizdik." dememeniz içindir.” (A’râf, 7/172) âyetinin anlamı sorulmuş, o da şöyle demiştir: “Bu âyet Allah Resûlü’ne (sav) sorulmuştu ve bunun üzerine o (sav) şu açıklamayı yapmıştı: "Allah Teâlâ Âdem’i yarattı. Sonra kudret (eli) ile sırtını sıvazladı ve ondan bir nesil çıkarttı. "Bunları cennet için yarattım. Cennetliklerin amelini işleyecekler." dedi. Sonra Âdem’in sırtını sıvazlayıp bir nesil daha çıkarttı. "Bunları cehennem için yarattım. Cehennemliklerin amelini işleyecekler." dedi." Bu sırada birisi, "Yâ Resûlallah, bu durumda amelin ne anlamı kalır?" diye sordu. Allah Resûlü, "Allah kulunu cennet için yarattığında, ona, cennetliklerin ameli üzere ölünceye kadar cennetlik ameli işletir. Sonra onu cennete koyar. Kulunu cehennem için yarattığında ona, cehennemliklerin ameli üzere ölünceye kadar cehennemlik ameli işletir. Sonra onu cehenneme koyar." buyurdu.” ( Muvatta’, Kader, 1)
İnsanın yaratılışını konu eden bu hadiste onun yaratılış bakımından Allah’ı tanıma kabiliyetine sahip olduğu gerçeği, ezelde yaşanmış bir diyalog şeklinde ifade edilmiştir. Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’i yaratınca ondan cennetlikler ve cehennemlikleri çıkartması, insanların bir kısmının iyi işler yapıp cenneti hak edeceklerine, bir kısmının ise kötülük yapıp cehenneme gireceklerine dair ezelî ilmine bir işaret olsa gerektir. Bu ifadeleri aynı zamanda insanların yaratılış itibariyle iyilik ve kötülük yapma güç ve iradesine sahip oluşlarının temsilî bir anlatımı olarak da düşünebiliriz. İnsanların sonunda varacakları noktanın önceden belirlendiğini, dolayısıyla amelin anlamsız olacağını ima eden soruya Peygamberimizin insan fiillerinin gerekliliği çerçevesinde cevap vermesi önemli bir husustur. İşlenen amellerin Allah’a nispet edilmesi, bütün olup bitenlerin olduğu gibi insan eylemlerinin de ancak O’nun izni dâhilinde gerçekleştiği, hatta bu amelleri yapmaya azmedenler için onları kolaylaştırdığı anlamına gelmektedir.
KAYNAK : HADİSLERLE İSLAM