İnsan… Düşünen, sorgulayan, üreten ve anlam arayan bir varlık. Fakat çoğu zaman en temel soruyu ihmal ediyor:
“Ben niçin varım?”
Hayat, sadece yemek, içmek ve geçici zevklerin peşinde koşmak değildir. İnsan, daha büyük bir anlam için yaratılmıştır. Nitekim Kur’ân bu gerçeği kısa ve öz bir şekilde ortaya koyar: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (1) Bu ayet, insanın varoluş amacını açıkça ortaya koyar : Kulluk.
İbadet; yük değil, ihtiyaçtır. Günümüzde ibadet çoğu zaman bir “yük” gibi algılanabiliyor. Oysa mesele tam tersidir. İbadet, Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı olduğu için değil; bizim O’na muhtaç olduğumuz için vardır. Nasıl ki bedenimizin gıdaya ihtiyacı varsa, ruhumuzun da gıdası vardır. İşte o gıda; iman, ihlas ve ibadettir. İbadet, insanı hayata bağlar. Ona yön verir. İç dünyasını dengeler. Da-ğılmış ruhu toparlar. Kalbe huzur, hayata anlam kazandırır.
Az ama devamlı. Dinimiz, insanın fıtratını zorlayan bir sistem değil; tam aksine kolaylık üzerine kurulmuş bir hayat nizamıdır. Bu sebeple ibadetlerde asıl olan, aşırılık değil istikrardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s) bu ölçüyü şöyle ifade eder: “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (2) Bu hadis, hayatın temposu içinde bize çok net bir yol gösterir: Büyük ama kısa süreli hamleler yerine, küçük ama sürekli adımlar. Bir gün çok ibadet edip sonra tamamen bırakmak yerine; her gün az da olsa devam etmek… İşte makbul olan budur.
Kulluk ömürlüktür. İbadet, belirli günlere ya da dönemlere sıkıştırılacak bir görev değildir. Ramazan’dan Ramazan’a hatırlanan bir sorumluluk da değildir. Kur’ân-ı Kerîm; bu sürekliliği şöyle ifade eder: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (3) Bu ayet bize şunu hatırlatır: Kulluk, hayatın bir parçası değil; bizzat hayatın kendisidir.
Asıl tehlike; başlayıp bırakmak. İnsan için en büyük kayıplardan biri de başladığı güzel işleri terk etmektir. Çünkü bu durum sadece bir amelin terk edilmesi değil; aynı zamanda bir istikametin kaybedilmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu durum çarpıcı bir benzetmeyle anlatılır: “İpliğini sağlamca eğirdikten son-ra çözen kadın gibi olmayın.” (4) Yani emek verip kurduğunu kendi ellerinle yıkma…
Denge, Samimiyet ve Süreklilik. Hayatın karmaşası içinde kaybolan insan için kurtuluş reçetesi aslında çok açık:
• Samimi bir iman,
• Gösterişten uzak bir ibadet,
• Ve en önemlisi istikrarlı bir hayat.
Unutmamak gerekir ki Allah’ın rahmeti geniştir. Bizden beklenen, kusursuzluk değil; samimiyet ve gayrettir. Az ama sürekli… Küçük ama ihlaslı… İşte kulluğun özü tam da burada gizlidir.
Ramazan-ı Şerif ayında yakaladığımız o derin huzur, o içten yöneliş ve ibadet disiplini, sadece bir aya mahsus kalmamalıdır. Ramazan-ı Şerif, bir başlangıçtır; bir eğitimdir; ruhun yeniden dirilişidir. Asıl olan, bu manevi iklimi yılın tamamına taşıyabilmektir. İbadetlerimizi günlere ve aylara hapsetmeden, ömrümüzün tamamına yayabildiğimiz ölçüde Ramazan-ı Şerif gerçek anlamını bulur. Çünkü Ramazan’ın bize kazandırdığı bilinç, bir ayla sınırlı değil; bir ömre yetecek kadar değerlidir.
Kaynakça;
(1) Zâriyât, 51 / 56.
(2) Buhârî, Rikâk 18.
(3) Hicr, 15 / 99. (4) Nahl, 16 / 92.