Menü Halıkent Bölge Gazetesi
Mustafa KAYA

Mustafa KAYA

Tarih: 01.05.2024 14:47

YİNE BİZE DAİR…

Facebook Twitter Linked-in

               Geçen pazartesi eğitime dair bir kaç kelam etmiştik. Bazen arkası yarın cinsinden yazmak iyi oluyor. Çünkü bu arada olumlu ya da olumsuz tepkiler düzeltmeye sebep oluyor. Kendi alanım da olsa tam olarak bilimsel verilere dayalı yazmamaya özen gösteriyorum. Bu benim gerekçem. Hem kendi açımdan sıkıcı oluyor hem de okuyucu açısından sıkıcı olur diye düşünüyorum. Zaten bilimsel verilere dayalı işler akademisyenlerin yapması gereken işler değil mi? Ama bu arada bizim gibi işin pratiği tarafında olanlar, bilimsel konuşmayacaksa hiç konuşmasın, demek ayıp değil midir? Laf gideceği yere gitsin!

               

               Türkiye'deki eğitime ilişkin sadece küçücük bir bakış açısı ile kaleme aldığım yazılardan sonra bu art arda ikinci yazım olsun. Biraz ara vermek istemekle beraber, üçüncü yazıyı yazmak istemem size bağlı, diyeyim geçeyim şimdilik. Tam da bu arada Türkiye gündemine, beklenen müfredat değişikliği ile ilgili bilgiler peşi sıra geldi. Müfredatın değişmesi veya güncellenmesi oldukça önemli aslında. Hemen peşin hükümlü olup "ne gerek vardı?" diyen veya değişse ne olacak hepsi aynı kafa diyenlere bakmayın siz! Aynı kişiler müfredattan her dem şikâyet eden kişilerdir zaten. Bununla beraber şimdilik görücüye çıktı. İtirazı olan, eksiği olduğunu savunan veya fazlasına ne gerek vardı diyen çıksın meydana. İnatlaşmaksızın herkes görüşünü at gözlüğü ile bakmadan açıklar ve ülkemin insanının geleceğine sağlam temeller atılmasını sağlayabilirse yeni müfredat ile ileride hepimiz mutlu olmayacak mıyız? Hani hepimiz aynı gemide idik!

 

               Bu günden itibaren hem işim gereği hem sizlerle paylaşabilmek adına, yeni müfredatı irdelemeye çalışacağım. Daha önce dediğim gibi, önce eğitim anlayışımızda veli ayağını sağlama almalıyız görüşünü savunmaya devam edeceğim. Zaten " her hareket, her olay, her olgu az ya da çok eğitim barındırır içerisinde" diyerek yazıyor ve konuşuyoruz. Daha önce birisi söylemiştir mutlaka bu sözü veya benzerini ama ben içimden söyledim, orijini bana ait olsun vesselam.

 

               Türkiye'de eğitim çağındaki insanımızın, gerek kurumsal anlamda (eğitim kurumlarında) gerekse yaygın eğitim anlamında ve etkileşim alanındaki paydaşları anlamında (annebaba, çevre ve sanal âlem) iyi yetiştirilmesinin önünde bana göre en fazla etkileyen unsurun veli ve çevre olduğunu tekrar vurgulamak isterim. "Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan çıktı" kısır döngüsüne benzer bir durumun eğitim felsefemiz açısından da olduğunu iddia edebilir miyiz? Velileri yetiştiren eğitim sistemi ve eğitim sistemini şekillendirenlerin de veliler olduğu bir gerçek değil mi?

 

               Eğitim sistemimizde ki dönemsel farklı uygulamalar, farklı insan profilleri ortaya çıkarmakla birlikte, dünya konjonktüründeki değişimler ve etkileri de, dünyadaki yetişen insan neslini şekillendirebiliyor. Dolayısı ile son 50 yıldır üç beş ülke haricinde dünya bir köye dönüştü. Ve insanoğlu yüzde 80 birbirine benzer oldu kültürel olarak yüzde 90’ları aşan oranda birbirimize benzedik. Bunun en büyük sebebi kitle iletişim araçları ve bunlara erişimin aşırı kolaylaşması. O halde eğitim çağındaki çocuk  gençlerimizin sanal dünyanın etkisinde olduğu kadar ne eğitim kurumlarından ne de diğer paydaşlarından etkilendiğini düşünebiliriz. Yani sanal dünya sanıldığından çok daha fazla nesillerimizin hayatına etkisi oluyor. O halde öncelikle eğitim çağındaki neslimizi sanal dünyanın kötü etkisinden mümkün olduğunca uzaklaştırmak en iyisi olacaktır. Yine burada devreye velinin bakış açısı giriyor. “Benim zamanımda bana top bile alınmadı, bana oyun imkânı tanınmadı, ben oğluma tablet alacağım, kızım akşama oynasın bilgisayar alacağım, bende yoktu bu imkân, çocuğum yaşasın!” diye düşünüp işin ucunu tamamen kaçıranlar ile toptan teknolojiyi çocuklarına yasaklayan veliler zıtlığı sosyolojik bir gerçek, benim tespit ettiğim. Ve 18 yaşına kadar çocuğunu sanal dünyadan çekmek isterken derse adapte etmekte zorlandığımız, anne babasına tepkili ve arkadaşının tableti, bilgisayarı için deliren bir öğrenci zümresi de oluşturmuş oluyoruz. Aşırı serbest bırakılan çocuklar yüzünden bana niye yok diyen çocukların velilere baskısı ve velilerin zor durumundan yaşadığı sıkıntı da her an yaşadığımız bir olay oldu artık. Bir de çocuğunun haftada belli bir zamanda ve belirli bir saat aralığında faydalı olabilecek sanal dünyaya girişine izin veren, vermeyi becerebilen veliler var ki, bunlar azınlığın da azınlığında haberiniz olsun!

 

               Yukarıdaki paragrafa paralel, velilerimizin; kendi dönemlerindekikendi anlayışlarına göre baskıcı öğretmen ve baskıcı idarecilerden çektikleri sıkıntılar dolayısı ile çocuğuna tabiri caizse "öf!" bile denilmemesini, tamamen özgür bırakılmasını ve hatası ne kadar büyük olur ise olsun hatasının görülmemesini isteyen veliler ile az da olsa tam tersini savunan veliler zıtlığı burada da var, ne yazık ki. Biz tam da ortasını savunuyoruz yine... Öğretmene öğretmenliği ve idareciye de idareciliği öğretmeye çalışan veli ister doktor olsun, ister öğretmen olsun ister ise fabrikatör olsun, yanlıştadır. Öğretmen la yüsel (sorgulanamaz) değildir ama herkes de her şeyi bilecek değildir, öyle değil mi? Vallahi ister kızın ister kızmayın ama çoğunluğumuz, her şeyi bileniz, vesselam.

 

               Şimdi anladınız değil mi, benim riskli dediğim noktayı. Eğitimci dahi olsak iş kendi çocuğumuza gelince daha fazla ukalalık yapabiliyoruz. Çoğu kere kendimizin yapmadığı fedakârlıkları öğretmeninden ve idarecisinden beklemiyor muyuz? Çuvaldızı bayağı derine batırdım. Siz de iğneyi kendinize batırın. Hangimiz kendi işimizde devlet  millet adına gerekeni yapıyoruz ki, eğitimcilerden daha fazlasını bekliyoruz. Hele hele Demirci 'de...

 

               Müfredatı irdeledikten sonra döneriz daha bu konulara. Çok su götürür, çok su getiririz.

 

               Hadi Kalın sağlıcakla...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —